Salı, Mart 14, 2006

“Yazmak sesi öldürmektir”

Asiye Cebbar, Cezayir asıllı bir kadın yazar. Fransa’da yaşıyor. Fransızca yazıyor. Aşk ve Fantazya adlı romanının (ki bu roman hakkında Can Yayınları’na çok kızgın ve de kırgınım. Aşk ve Fantazya, Cebbar’ın Cezayir dörtlemesinin ilk kitabı. Çevirilip yayınlanalı bir hayli olmuş. Ama diğer üç kitap hala piyasada yok. Satmadı mı acaba? O yüzden mi kesilmiş arkası çevirilerin.) sonunda kendi dilinde yani Arapça’da yazmanın kendisine nasıl zor geldiğini söylüyor. Bu zorluk dili bilmemekten kaynaklanmıyor. Aksine bu dilin tüm kıvrımlarında öylesi bir acı ve travma eşliğinde dolaşıyor ki Cebbar, çığlık atabileceği bir mekana, Fransızca’ya dönüyor. Fransızca ise yazarken kuru bir tad bırakıyormuş kaleminde. Sanki yetersizmiş gibi düşündüklerini ifade etmeye. Fransızlar buna gücenmesinler. Cebbar’ın bahsettiği muhtemelen dilin kuruluğu ya da yetersizliği değil.

Ama Cezayir’i Fransızca anlatmak aynı zamanda bir çeviri problemi ve anlaşılan Cebbar, kimi şeylerin çevirilemeyeceğini hissediyor. Cezayir’i, tarihine keskin bir bıçak gibi saplanmış efendilerin dilinde anlatmanın imkansızlığını vurguluyor aslında bütün kitap boyunca. Bittiğinde önünüzde koca bir uçurumdan başka bir şey kalmıyor. Ne ufuk bırakıyor ardında Cebbar’ın anlatısı ne de umut. Yalnızca bir uçurum ve o uçurumu aşabilme arzusu. Arzunuz ne kadar güçlü olursa olsun, kanat takıp uçmadığınız müddetçe kapanmayacak bir aralık. Oysa ne kadar da yakın Cezayir ve Fransa birbirlerine.

Asiye Cebbar, Fransızca yazıyor olmasının ip uçlarını da veriyor zaman zaman hikayesinde. Cezayirli kadınların zılgıt atmadıkları zamanda ne kadar sessiz olduklarını anlatıyor. Ya zılgıt ya sessizlik. Ya çığlık ya suskunluk. Böylesi bir ikilemde zılgıtın suskunluktan farkı var mı ki?

Cebbar, Cezayirli kadınların ülkeyi sömürge haline getiren savaşın ve daha sonra direnişin ve isyanın içindeki halleriyle anlatıyor. Kitlesel ölümlerin, her gün bir çocuklarını, kocalarını, evlerini kaybetmenin gölgesinde ve aslında bu gölgeyle birlikte nasıl olup da kadın kalabildiklerinin hikayesini veriyor. Kendi hikayesi bu öykülerden bağımsız değil Cebbar’ın. Hikayesini, bütün o hikayelerin bir devamı, bir bölümü olarak rahatlıkla paylaşıyor. Üstelik bunu yaparken kendisinden iğrenmenin kıyısına geliyor zaman zaman. Çünkü bir bıçak sırtı yaşadığı yer. Ve yazarak istese de istemese de bu yeri sömürgeleştiriyor kendisi de ve bu sömürgeleştirmeye olumlu bir anlam yüklüyor.

Çünkü kaleme sahip olmak başka türlü bir şey. Cebbar bir şiirinde “yazmak, sesi öldürmektir” diyor. İnsan yazarken ne yaptığını iyi düşünmeli. Hele başkasına ait bir hikayeyi yazarken. Anlatmayanın hikayesini yazarken. Dinlenmeyenin hikayesini kaleme alırken. Ona ses olduğunu düşünürken bir hayli yüzleşmeli insan kendi sesiyle. Cebbar’ın yazdıkları ve acısı beni sürekli buraya, Türkiye’ye çekti.

Kaç kadın yazar, zılgıtla suskunluk arasında salınıp duran “öteki” kadınların hikayesini yazarken kendine bu türden sorular sordu? Kaç kadın yazar “öteki”lerin öykülerini anlatır ve kalemine malzeme yaparken kendi varlık sebebini sorguladı. “Dayak kurbanı”, “töre kurbanı”, “namus kurbanı” kadınların öykülerini açıkça sömürüp, onları birer “yazın kurbanı”na dönüştürürken dönüp kendine bakmayı aklından geçirdi? Kaç şehirli kadın kendi “kurtulmuşluğu”nu bu kadınların suskunluğunda bir kez daha onaylayıp haline şükrederken “kurtulmuşluğundan” utandı bir hayli merak ediyorum.
Bunları sormayı es geçmek, melankoliden ve sürekli bir vicdan azabından korunmak için bulunabilecek tek yol. Tabii ne yapacaksınız ki? Empati? Tamam da nereye kadar? Akıp giden hayatlarımız da var. Nasıl devam eder ki hayat bu kadar soru sorarsa insan vicdanına? Eğer sormuyorsak, ortalıkta dolaşan cevaplar kimin?

Hiç yorum yok: