Cuma, Nisan 28, 2006
ruhat mengi'nin köşesi..
halil berktay'ın açtığı davayı gidip de izlemek gerek. ben ne olacağını söyleyeyim mi, dava devam ederken, ruhat mengi, "meslektaşlarım beni savunmadı, nerede basın özgürlüğü duyarlılığı?" diye ağlayacak. derler ya, "buraya yazıyorum.", ben de yazmış oldum.
Cuma, Mart 17, 2006
afiyet olsun anita!
loreal gibi büyük firmalar -ticaret hacmi 50 milyar dolar civarında!-, hayvanlar üzerinde testlere hala devam ediyor. hatta loreal bu konuda yalancılığıyla da meşhur. PETA'nın yıllar boyu sürdürdüğü kampanyası sonucu hayvanlar üzerinde testlerden vazgeçtiklerini kamuoyuna açıklıyorlar; ancak 2000 Kasım'ında PETA'nın eline loreal'in halen testleri devam ettirdiğine yönelik kanıt geçince PETA, loreal'i yeniden kara listesine ekliyor, başına bir de yalancı yaftası yapıştırarak.
the body shop ise tam otuz yıl önce, hayvanlara uygulanan testlere karşı çıkarak, alternatif kozmetik anlayışının en parlak örneği olarak, anita roddick tarafından kuruluyor. o gün bu gündür de sürekli büyüyen bir şirket, the body shop. şu anda istanbul'da 5, dünyada ise 2 binden fazla şubesi var. son üç yılda hisse değerini altıya katlayan the body shop, en sonunda loreal gibi bir 'düşman' tarafından yutuldu.
loreal, muhtemelen the body shop 'markasını' prestij amaçlı kullanacak. "bakın, biz çevreye de dikkat ediyoruz; aman ne kadar da hassas ve duyarlıyız." diyecekler.
son söz indymedia'dan:
"It's no surprise that 'ethical' capitalist outfits like Body Shop, Ben & Jerry's etc. sell out as soon as the payout from a suitor megacorp is big enough. But it's doubly sickening to see body Shop entertaining offers from animal torturers like L'Oreal.
Anita, enjoy your payout: you stand to gain around 180 million dollars from the sale. It's good to see you don't plan to sell yourself too cheap."
asıl müminler
dünyanın özellikle geçtiğimiz iki yüzyılının tarihini bir ‘ikiyüzlülükler ve alçaklıklar tarihi’ olarak yazsaydık, borges’in kitabından çok daha yüklü ve hacimli bambaşka bir yapıt, bir ansiklopedi, bir ‘kara tarih’ kitabı elimizde olurdu.
abd'nin hindistan ile yaptığı nükleer anlaşma yazdırdı bana bunu. işte bu yüzden insanlar tanrı'ya inanmak zorunda. bu kadar ikiyüzlülüğü ve bunların cezasız kalması fikrini insanın havsalası almadığı için.
cenneti bu dünyada isteyenler ise, rahatsız yaşayıp rahatsız ölecek. asıl müminler onlar çünkü.
Perşembe, Mart 16, 2006
'courageous' ve 'honorable' köşecilerimiz
Ama Türk tarihçilerin, "demokrat, entelektüel, bağımsız vs. vs." olduğunu iddia edenlerin masadan kaçmasını neyle açıklayabilirsiniz?
Kaçak güreş
O zaman ne yapıyorlar, aynen Ermeniler gibi kaçak güreşiyor, tartışmaktan kaçıyor, dışta ve içte onlara destek veriyor, olayların yüzde yüz soykırım tanımına uyduğunu papağan gibi tekrarlıyor, Türkiye'de "alternatif görüş sunuyoruz" diyerek tek taraflı konferanslar düzenliyor ama yazılı tarihin ve Türkiye'nin bunu anlatan yüzlerce tarihçisinin karşısına çıkamıyorlar.
ingiltere'lerde, amerikalar'da okumuş mengi'nin akademik tartışmadan anladığı siyaset meydanı türü bir kapışma olunca, 'kaçak güreş' tabiri cuk oturuyor. yüzde yüz karşı görüşten insanların bir araya gelip de birbirleriyle didişmelerinden herkesin kabul göreceği bir sonuç çıkmasını beklemiyor mengi; onun derdi, bir tarafın ötekine, futbol tabiriyle 'geçirdiğine' şahit olmak. yalan söylediğini bilmesine rağmen bu pişkinliği sürdürmesinin, bu kadar alçalmasının bir nedeni bu.
mengi, müge göçek'in insanların ermeni sorunu konusunda karşıt görüşü savundukları için tehdit edildiğini, hükümet çevreleri tarafından korkutulduğunu, baskıya uğradığını, hem de bir yabancı basın organına söylemesine feci bozulmuş, orada bir yalan daha patlatıyor:
Müge Hanım, kimsenin tehdit edilmediğini, şantaj yapılmadığını ama tek yanlı bir konferansa itiraz edildiğini bilmiyormuş gibi hiç ses çıkarmıyor.
pardon? hangi gezegende yaşıyor ruhat mengi? hangi alemlerde geziniyor? adalet bakanı'nın açıklamasıyla başlayan, yargı organının üniversite'deki bir toplantıya yürütmeyi durdurma kararı vermesi gibi ancak türkiye'de görülebilecek türden bir abuklukta kararla zirveye tırmanan süreçte, mengi, üşenmeden açsın sağ basının gazetelerini kurcalasın. şairin dediği gibi, "hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten!"
daha da trajiği geliyor! köşecimiz başkasının ele geçirdiği, kendisinin de sorup soruşturmadan üzerine balıklama daldığını bir türlü itiraf edemediği yazışmaların aslını sabancı üniversitesi'nin gizlilik gerekçesiyle açıklamamasına bozulmuş. şöyle buyuruyor:
(Not: Bu arada Halil Berktay'in Feinstein ve Libaridian'la yaptığı yazışmalan çıkarmasını hâlâ bekliyorum. Sabancı Üniversitesi ise bünyesindeki bir öğretim görevlisinin özel mailini açıklamayacağını söylüyor.
Komplo mu, değil mi bunu anlayabilmemiz Halil Berktay'a bağlı... Keşke biraz da Stephen Feinstein hakkında bizi bilgilendirse...)
çamuru attıktan sonra "doğru mu ha, doğru mu?" diye elini beline koyup da çığıran biri canlanıyor gözümün önünde. halil berktay basın açıklamasında her şeyi net biçimde söylüyor. böyle bir yazışma yok diyor. mengi ise tatmin olmamış, 'açıkla' diye isteri krizleri içinde haykırıyor.
işte bizim cesur ve haysiyetli köşe sahiplerimiz.
16 mart 78 - nisyan ile malul değil
16 mart 1978'de neler olduğundan ayrıntılı biçimde söz etmek gerekli mi?
* 7 öğrenciyi katleden, 40'ını yaralayan bombaları hazırlayan kontrgerilla elemanı emekli yüzbaşı ali çeviker'di. kendisi sonra istanbul vali yardımcısı, ardından kayseri vali yardımcısı oldu. hala orada.
* 24 kasım 1997 tarihli duruşmada emekli astsubay oğuz serçinoğlu, katliamda kullanılan TNT kalıplarının ordu tarafından sağlandığını, ayrıca abdullah çatlı ve meral çatlı, oral çelik, haluk kırcı ve yüzbaşı vedat öztürk'ün 1979'da bulunduğu taburun gazinosuna geldiklerini tekrarladı.
* o gün, dönemin toplum polis müdür vekili murat nabioğlu, beyazıt bölgesinde görevli polislere "ortalıkta dolaşmayın" emri verdi. katliamcıların güvenliğini alan ve kaçmalarını sağlayan ise, polis şefi reşat altay'dı. katliamı bizzat gerçekleştirenler ise, MHP'li sivil faşistler ve kontra elemanı bir kaç polisti. ülkü ocakları'ndan zülfikar isot, latif aktı, polisler mustafa doğan ve sıddık sıtkı polat, bombaları atıp kurşun sıkanlardı. kontrgerillanın emrinde katliamı planlayıp uygulattıran, faşist şef abdullah çatlı'ydı.
* katliam sonrasında belgelenen gerçekler devletin gerçek işlevini bir kez daha gözler önüne serdi. bunların ilki, katliamda kullanılan bombanın, 16 şubat 1978’de yakalanan ve kontrgerilla içindeki bir emekli yüzbaşı olan mehmet ali çeviker’in depolarındaki amerikan modeli TNT kalıplarından yapılmış olmasıydı. bu kontrgerilla yüzbaşının MHP’li olduğu ve faşist hareketin kurmaylarıyla ilişki içinde olduğu, ağustos 1978’de ülkücü ali yurtaslan’ın itiraflarıyla ortaya çıkacaktı.
* ikinci olarak, katliam sırasında polis timinin başında olan ve öğrencileri meydan çıkışına yönlendirerek katliama zemin hazırlayan reşat altay'ın, katliamı gerçekleştiren faşistlerin peşinden koşan polislere "dur" emri verdiği anlaşıldı. kendisi daha sonra, bu katliamda üstlendiği rolün ödülünü, önce
* üçüncü olarak, katliamı gerçekleştirenlerden biri olan, ancak ülküdaşları tarafından konuşmasından korkularak öldürülen zülküf isot’un ablası remziye aykol bir açıklama yaptı. aykol'un, katliamı gerçekleştirenlerin kardeşi ile birlikte latif aktı, sıddık polat ve polis mustafa doğan olduğunu, katliam emrini verenin ise alparslan türkeş olduğunu açıklamasına rağmen türkeş'e herhangi bir dava açılmadı. mustafa doğan da bulunamaması nedeniyle(!) sanık sandalyesine hiç oturmadı. mahkeme doğan’ın bulunması için defalarca emniyet müdürlüğüne yazı yazdığı halde, reşat altay imzalı cevapta doğan'ın mart 1978’de uğradığı disiplin soruşturması nedeniyle istifa ettiği bildirildi. mayıs 1997'de ise mustafa doğan'ın arama emrinin dahi bulunmadığı ortaya çıkacaktı.
* dördüncü olarak da, Pol-Der yetkililerinin katliamı daha önce polise ihbar ettikleri içişleri bakanlığınca da doğrulandığı halde, bu ihbarın gereğinin yapılmadığı ortaya çıktı. ayrıca birçok eylemin yanı sıra bu katliamdan sorumlu olarak aranan
Hatice Özen
Cemil Sönmez
Baki Ekiz
Turan Ören
Abdullah Şimşek
Hamit Akıl
Murat Kurt
bizi, annelerimizi, babalarımızı affedin. sizin öldüğünüz gün ülkenin üzerine çöreklenen kara bulutu o gün bugündür kovamadık tepemizden. o kadar ki, onunla yaşamaya alıştık artık. ufak tefek cülusları kazanım
ama en azından unutmayanlarımız var. bir gün tüm bu isimler yeniden ortalara saçılacak. belki bazıları rahat, eceliyle ölecek; ama bazılarını geçmişin hayaletleri kovalayacak, bazılarınıysa geleceğin korkusu.
kovalıyor bile. o korku ki, MİT'e ne şaklabanlıklar yaptırıyor:
1997 yılında İstanbul Barosu bünyesinde kurulan "Susurluk Komisyonu"na gelen bazı belgelerden dönemin Ülkü Ocakları Başkanı Lokman Kondakçı ile dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş arasında katliamın karanlık noktalarını aydınlatacak önemli bir görüşme yapıldığı anlaşıldı. Avukatlar bu belgeleri hemen mahkemeye sundu ve MİT'ten belgenin ve görüşme tutanaklarının tamamının gönderilmesini istedi.
MİT mahkemenin bu isteğine olumsuz yanıt verdi ve İçişleri Bakanlığı'nın muhatap alınmasını istedi. Uzun süren yazışmalardan sonuç alınamaması üzerine avukatlar "MİT'in mahkemeye müdahale ettiği, savunma haklarının kısıtlandığı" gerekçesiyle davadan çekildiler. Ayrıca, büyük bölümü açıklanan, bazı gazetelerde de yayınlanan belgeler nedeniyle Avukat Cem Alptekin "gizli belgeleri açıkladığı" iddiasıyla İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılandı ve beraat etti.
Avukatlardan Hilmi Hanta, "16 Mart'ın çözülmesi demek, 12 Eylül'ün çözülmesi demek. Onun için yıllardır MİT istenilen belgeyi göndermiyor, aradan 25 yıl geçtiği halde deliller karartılıyor, toplanması engelleniyor" dedi.
(Türkiye İnsan Hakları Vakfı Şubat 2004 İnsan Hakları Raporu'ndan)
bizim başımızın dikileceği gün ise er geç gelecek. çünkü günahların en büyüğünde değiliz henüz, unutmadık.