Salı, Ekim 31, 2006

kürt anneleri ikna turu

bugünkü hürriyet ve sabah gazetelerinde manşetten giren haber: askerler, oğulları dağda olan kürt anaları ile konuşup onlardan oğullarını dağdan inmeleri için ikna etmelerini istiyormuş. birkaç gün önce 'teröriste af yok' diyen bu silahlı kuvvetler değil miydi? basına ayarı verip sonra çaktırmadan örgüt ile uzlaşı noktaları arayarak bu işi çözümlemeye kalkmanın tabii ki kötü bir tarafı yok. hatta türkiye'deki milliyetçi havayı da tatmin etmek için, bu stratejinin iyi bile olduğu söylenebilir. ancak yine de benim gibi insanlar, bu acul ikiyüzlülük karşısında tiksinmekten alamıyor kendini.

ancak, görünen o ki, kapalı kapılar ardında bir hareketlenme başlamış durumda. iyi tarafım diyor ki, halkın milliyetçi duygularının eritilmesi için böyle bir 'spin' verilmiş olabilir. düz ovaya giden yol, mayınlardan arındırılmış olabilir.

Cuma, Ekim 27, 2006

kylie minogue'un kostümleri ve sanat


kylie minogue'u oldum olası güzel bulurum. işin ilginci, niye güzel bulduğumu da bilmem. ilk bakışta, belirli bir estetik çıtayı aşmış herkese sıradan, hatta kısmen zavallı gelebilecek bir hali vardır. kısa boyu ile soyunduğu seks sembollüğü, sanki beyhude bir çaba gibidir. uzaklardan bir yerden uzun boylu arka sayfa güzellerinin arasına tırmanmaya çalışır gibidir. işin daha da ilginci, ona bakınca, inşa edilmiş bir güzellik görmemek olası değildir.

basit bir açıklaması, erkeğin içindeki avama hitap ediyor olma olasılığıdır. daha karmaşık bir açıklama ise, erkeğin aradığı 'sağlam' kadına benziyor oluşu olabilir. avustralyalı oluşun etkisi midir, bilinmez; minogue'un kırılmaz bir hali vardır. düşse ağlamaz, kalkıp gülerek devam edebilir -gibi gözükür. yaşadığı göğüs kanserinin bende uyandırdığı saygı da olabilir.

minogue'un sahnede giydiği giysiler, fotoğraflar, sesler ve videolardan oluşan bir 'retrospektif' sergi, londra'daki victoria and albert müzesi'nde şubat ayında açılıp haziran'a kadar açık kalacakmış. müze, moda sergilerine evsahipliği de yapan bir yer olsa da, guardian'da bugün rastladığım yazı, serginin sanatsal içeriği hakkında düşündürdü beni. yazar, sanatın 'kitlelere inmek için uyguladığı taktikler'den söz etse de, aslında böyle bir sergi, başka bir şeye karşılık düşüyor.

aynı yazıda sözü edilen, tracey emin'in "yatağım" adlı yapıtı, 1999'da ortaya atıldığında ingiltere'de bir hezeyan dalgası yaratmayı başarmıştı. kamusal/özel alanı kadınlık ve sanatçılık kimlikleri üzerinden tartışmaya açan bu iş, sonuçta manzoni'nin 1961'de kavramsal sanat adına 'sıçtığı' işin çok da karmaşık olmayan bir çeşitlemesi.

manzoni'nin yaptığı, içine sıçtığı onlarca kavanozu paketleyip üzerine ingilizce ve italyanca "yüzde yüz hakiki sanatçı boku" yazıp onları sergilemekti. emin'in sergisindeki prezervatifler ve doğum kontrol hapları, dışkıdan daha zayıf bir gerçekliğe, hatta aslında bir olmayana, oldurulmayana denk düşüyor. ancak emin'in işinin, manzoni'ye referans verilmeden yargılanması haksızlık, hatta belki de ahlaksızlık. bu yüzden kavramsal olarak zayıf kalmaya mahkum, emin'in işi.

oysa minogue'un bir 21ç yüzyıl 'celebrity'si olarak yaşamının açılması, kavramsallaştırmaya daha açık, daha çok bakir kavramsal alan taşıyor kendi içinde.

şimdi, bunların hangisi daha iddialı bir sanat yapıtı? emin'in yatağı mı, minogue'un sahne arkası mı?

Pazartesi, Ekim 16, 2006

büyükanıt yine konuştu

namlı 'kürtkıran' mehmet ağar'ın geçtiğimiz hafta "dağda silahla dolaşacaklarına düz ovada siyaset yapsınlar" sözü, genelkurmay başkanı'nca 'uygun' biçimde yanıtlandı. büyükanıt, "anaların feryadını duyduğunu söylüyor. herhalde cumartesi annelerinin feryadını kastediyor." demiş. şimdi, bölücülük dedikleri bu değilse nedir? eğri oturup doğru konuşmanın zamanı geldi. "bölücülük" sözünü ağzından düşürmeyenler, doğu topraklarındaki insanlara ayrımcılığın hasını on yıllar boyunca uygulamadı mı?

Cuma, Ekim 13, 2006

iki ödül, bir gazete

yıllar önce, 12 eylül faşist rejiminin etkisinin bugünkünden daha fazla hissedildiği günlerde, ülkeyi yönetenler, atatürk barış ödülü diye bir ödül verme kararı almışlardı. 1986 yılında, ilk ödülü nato eski genel sekreteri joseph luns’un almasına bakılırsa, ödülün kimler tarafından hangi motivasyonla verilmeye başlandığı ortaya çıkar. ödülü alan dördüncü kişi, darbeci general kenan evren olmuştu. başka ülkelerde hapse atılan darbecileri biz ödüllerle besliyoruz, bunun da kılıfı ‘atatürk’ adı oluyor.

neyse, konumuz bu değil. iki yıl sonraki ödül de nelson mandela’ya verilmişti. kenan evren ve nelson mandela’nın adını aynı yerde görürseniz nasıl bir tepki verirsiniz? türkiye, bu ucubeyi de başarabilen bir ülke. biri işkenceci bir general, diğeri işkencelerden geçmiş, ama ülkesinde ırkçılığa karşı mücadelesiyle ayakta durmuş bir savaşçı. mandela da bu tuhaflığı görmüş olmalı ki, türkiye’deki insan hakları ihlallerinden dolayı ödülü reddetti.

bir gün sonra, 'hürriyet’in manşeti, “çirkin afrikalı” idi. mandela gibi tüm dünyanın saygınlığını kazanmış bir dava adamına böyle fütursuzca bok atabilen, ırkçı bir gazeteden söz ediyoruz.
bunu yapabilen gazetenin orhan pamuk’un nobel ödülü’nü kazanmasını kutlamayı beklemek anlamsızdı. ancak ertuğrul özkök’ün her yanından sinsilik damlayan o klasik cümlelerinin tarihsel arka planını anımsamak da şart.

bu yüzden, ümit kıvanç’ın iki yıl önce http://www.haysiyet.com/ da yazdığı bir yazıyı alıntılamak ihtiyacını hissettim. onları sunmadan önce, atatürk barış ödülü'nü anımsatayım. 2000 yılında çöpe atıldı. ama 'hürriyet', işlevini yerine getirmeye devam ediyor:

hürriyet, devlet bu toplumu nereye yönlendirmek, nasıl sürüklemek ve yönetmek istiyorsa bunun gereğini yapmaktır.
hürriyet, "kıbrıs davası"nın, devletin gizli bir planına dayanan gizli örgütlenmesi ve faaliyeti olmaktan çıkarılıp "millet"e benimsetilmiş bir "dava" haline getirilmesidir.
hürriyet, milliyetçi hezeyanların kışkırtılmasıdır.
hürriyet, devletten bahsederken "biz" demektir.
hürriyet, türkiye'yi devletin türkiye'si saymaktır.
hürriyet, devletin derinliklerinde yapılan gizli hesapların gereklerini halk diline tercüme etmektir.
hürriyet, emin çölaşan'dır.
hürriyet, otuz küsur kişinin öldürüldüğü, mahkûmların canlı canlı ateşe verildiği bir operasyonu "devlet girdi" diye sunmaktır.
hürriyet, sendikasız, güvencesiz işçilerin, yoksul köylülerin, köyleri boşaltılmış, aç açıkta kalmış insanların, büyük şehir varoşlarında çöp toplayan çocukların görünmediği bir tablodur.
hürriyet, yoksulluğun, işsizliğin sözünün edilmediği, bunlardan sözetmeye kalkışanların alay konusu edildiği bir görmemişler eğlencesidir.
hürriyet, yoksunların, iktidar sahibi olmayanların âdeta aşağılandığı, neoliberal şımarıklıkların, küstahlıkların "lifestyle" ambalajıyla gözümüze sokulduğu, sonradan görmeliğin hakikatin keşfi kılığına büründürüldüğü bir elitler âlemidir.
hürriyet, yönetici gazetecinin kendine hayranlığı ve narsisizminin bir tarz olarak geçerli kılındığı, bu tarza uygun gazetecilerin, yazarların yetiştirildiği bir kolejdir.
hürriyet, ayşe arman'dır.
hürriyet, gazetecilik mesleğinin tanımında yeralan temel ölçütlerin havaya uçurulmasıdır.
hürriyet, gazeteciliğin aslî itici güçlerinin yerine bambaşka amaçların geçirilmesi, gazeteciliğin meşruiyet kaynaklarının gazetecilik dışında bambaşka alanlarda aranmasıdır.
hürriyet, gazeteciliğin, genel olarak güçlünün, özel olarak "mal sahibinin" emrine verilişinin manifestosudur.
hürriyet, ertuğrul özkök'tür.
hürriyet, sadece para değil iktidar peşinde de koşan, tekelci bir işadamının "amiral gemisi"dir.
hürriyet, "büyük gazete"dir.
hürriyet, aydın doğan'dır.
hürriyet, türkiye'de "mühim işlerin" nasıl döndüğünü anlamak isteyen birinin ilk elde incelemesi gereken veri topluluğudur.
hürriyet, türkiye'nin egemen düzeni, resmî kültürü ve yerleşik, yaygın saplantıları, takıntıları, ergenlik belirtileri, olmamışlıkları, kompleksleri konusunda ana kaynaktır.
hürriyet, türkiye'de yaşayan insanların, eğer insanca yaşamak istiyorlarsa değiştirmek zorunda bulundukları her şeydir.
evet, doğru, bu anlamda hürriyet, sadece bir yüzüdür, ama türkiye'dir, hürriyet, sadece bir yüzüdür, ama yaşamdır, hürriyet, adının ifade ettiği veya çağrıştırdığı şeylerle birlikte anılamayacak ne varsa odur.

pamuk ve nobel 2: milliyetçilik = zevzeklik

arslan bulut, yeniçağ: melankolik olan, yaşadığı şehrin ruhu değil yazarın kendisi! kültürlerin çatışmasında semboller bulduğu doğru da birleşmesi için bir çabası yok! yazar, içinde doğduğu kültürü aşağılayan romanlar yazmış, hepsi bu! "benim adım kırmızı" demiş! kırmızı, osmanlı zamanında yahudileri sembolize ediyordu. sembol dedikleri bu ve benzerleri!

ruhat mengi, vatan: evet sonunda bir nobel’imiz olması sevindirici ama maalesef ben bazılarını pek kızdıracağını bilsem de “ne pahasına” sorusunu sormadan edemeyeceğim. tv’lerde konuşan ve “bugüne kadar daha çok siyasetimizle ilgileniyorlardı ama nihayet edebiyatımızla ilgilendiler” diyenlere de gülmeden geçemeyeceğim.

orhan pamuk’un sadece edebiyatıyla ilgileniyorlarsa ödülü neden geçen yıl vermediler?

özdemir ince, hürriyet: pamuk sıradan bir yazardır, ödül türk edebiyatına değil, orhan pamuk'a verildi. türkiye satışa çıkarılmıştır, türk tarihi açık arttırmayla satılmıştır. açık arttırmanın en sıfır noktasında satılmıştır; bundan utanç duyuyorum.