Çarşamba, Eylül 26, 2007

patti smith

kaçırdığım için üzüldüğüm tek konserdi, ama yıllar sonra telafi ettim. "redondo beach" ile başladı, sonra tüm klasiklerini çalıp söyledi: "beneath the southern cross", "pissing in a river", "because the night", yenilerden "my blakean year", "the peaceable kingdom", meşhur coverlar, rolling stones'dan "street fighting man", t-rex'ten "children of the revolution" ve nirvana'dan "smells like teen spirit". konserin sonunda "gloria", biste ise "people have the power" ve ardından "rock'n roll nigger". ölsem yiyeceğim gamlardan biri daha azaldı.

bir de, tüm performans bir yana, kadının yüzüne nur çökmüş. yüzüne bakıp bakıp hislendim. gerçi o derin buz mavisi gözleri, allen ginsberg'in şiirini okumak için taktığı ağır hipermetrop gözlüklerinin ardında bir kereliğine kayboldu, ama olur o kadar. gönül ister ki "people have the power"ın belediye hoparlörlerinden çalacağı günler gelsin. ama bir an önce gelsin.

Pazartesi, Eylül 24, 2007

nemlendirici

'mahalle baskısı' tartışmalarını bıkarak izliyorum. muktedirlerden akp'ye mesaj, "yüzde 47 oy alman bir şey ifade etmez, bak biz buradayız."; akp'den de muktedirlere yanıt, "bundan böyle türkiye farklı bir yer, haddinizi bilin." muktedirler ayağının bu seferki sözcüsü, tsk değil. önce yök, ardından da yargıtay, zaten bildiğimiz konumlarını yineledi; ancak onlara bugüne kadar akp'nin hayrına çalıştığı tüsiad da katıldı. yoklama yapıyoruz, eksik yok. tsk raporlu, liberaller iki arada bir derede, kalan mevcutlu.

ancak bu tür tartışmalarda olduğu gibi, iki tarafın da sormaktan / yanıtlamaktan kaçındığı sorular var. işin kötüsü, muktedirler yanlış soruyu sorunca ikinci bir soruya yer kalmıyor. başörtüsü çevresinde dönen tartışmalar, anayasa'nın 12 eylül anayasası'ndan aslında ne kadar farklı olduğu sorusunu sormamızı engelliyor.

çok şükür, radikal iki gündür bu soruyu sorup yanıtlar veriyor. deniz zeyrek'in haberi ile neşe düzel'in yeşim arat ile söyleşisi, soluk verdi. yıldırım türker'in yazısı ise, 'mahalle baskısı'ndan söz edip yeni mağdurluğa soyunanların içyüzünü faş etti, bir kez daha. iki cami arasında binamaz konumunda, iki kötü arasında seçim yapmak zorunda olmadığımızı anımsatan sözlerdi bunlar.

bu sözlere ileride çok ihtiyacımız olacak.

nemlendirici? eve bir hava nemlendiricisi aldım. mahalle baskısı ile ilgisi yok, benim evin havasının türkiye'nin havasına ne kadar benzediği ile var.

Pazar, Eylül 09, 2007

tatil

tatilin en güzel tarafı, günlük haberlerden uzak kalıp kafayı dinlemek. umberto eco'nun söylediği bir söz, benim adeta mottom: haber dünyanın en tehlikeli şeyidir der eco. yalnızca kullandığı dil itibarıyla değil, insanın algısını dün ile bugün arasında bir yerlere sıkıştırması, görüngü noksanlığına neden olması yüzünden de.

ben bu haberlerden yaklaşık bir haftadır uzağım. tatilime rock'n coke festivalindeki güzel konserler ile başladım. özellikle chris cornell ve manic street preachers, festivalin benim için iki sebebi, çok iyiydi. hadi chris cornell, yılların seattle müzisyeni, ondan zaten iyi bir şey bekliyor insan; ancak manic street preachers, brit konser geleneğinden beklemediğim ölçüde iyiydi ve rock'tı.

kötüler ise, ilgilenmediğim olağan kötüler -pentagram, özlem tekin ve rashit teoman kuplesi- dışında, smashing pumpkins ve franz ferdinand'dı. insana tuhaf geliyor, manic street preachers'ın olduğu yerde franz ferdinand'ın headliner olması; ama rock liyakata ve 'iyi'liğe göre ölçülmüyor. ne kadar dansettiriyorsan headliner olmaya da o kadar yakınsın.

iki kocaman bravo da hayko cepkin ve within temptation'a gider. hayko cepkin, her yerde izlenmesi gereken bir şahsiyet, ikna oldum.

sonra da tatil için güney'e, kaş'a geldim. kaş'ı kimseye anlatacak halim yok; ancak tatilin en güzel tarafı, nerede olduğundan çok, belki de nerede omadığın. gazete okumuyorum, haberlerden haberim yok. abdullah gül'ün karısının başörtüsü beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. şu andaki tek sorunum, yarın rüzgar olup olmayacağı.

kaş'ın en güzel tarafını söylemeden edemeyeceğim: munis ve güzel ve kedi ve köpekleri. belki ileride sevgilimin çektiği fotoğraflardan bir seçki yaparım. burada da bir mama aldık ve 'pet benefactor' olduk, o kadar yani.

abdullah gül mü dediniz? hah hah hah!!! umberto eco derim.

Cuma, Ağustos 31, 2007

milliyetçilik böyle bir şey

şu andaki akp-ordu peşrevinin konjonktürü mü, yoksa genelgeçer bir 'ulusçuluk' hali mi, ona karar veremedim; ama genelkurmay başkanı yaşar büyükanıt'ın erken doğan 30 ağustos bildirisindeki tona dikkat kesilmeden edemedim.

ilk paragraftaki 'yüce türk ulusu' her ulusun gereksindiği bir 'ayna ayna güzel ayna' olsa gerekir diye düşünürken, ilerleyen paragraflarda bu aynanın kahkaha aynasına dönüşmesini adım adım okuyorum:

"(...)Türk ulusunun 'doğuştan taşıdığı kabiliyet ve kudret' ile şekillenen"

bu tondaki içkin ırkçılık, türkler'e mahsus değil. ulus denen zehir, böyle 'self fulfilling prophecy'lere gereksinim duyuyor. ancak dünyada hangi ulusların bunu ritüel zemininden gerçekliğe taşımaya bizi kadar müsait olduğu, tabii ki bir araştırma ve tartışma konusu.

merak ettiğim bir konu da şu: diyelim ki, büyükanıt'la bir ortamda bir araya geldik. ben ona bir topluluğun doğuştan özelliklerinin olduğunu savunmanın siyasi sakıncaları bir yana, bilimsel olmadığını, hatta biraz da gaza getirmek amacıyla, atatürk'ün öngördüğü bilimsellikten uzak bir yaklaşım olduğunu söylesem acaba ne der? tabii ki atatürk'ün "muhtaç olduğun kudret" sözünü anımsatır. neymiş, ulusçuluk da çevresinde bir dogmalar örgüsü bulunan bir din imiş.

"(...)Atatürk'ün İlke ve Devrimleriyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ni sonsuza kadar yaşatacak dinamik gücün temeli olmaya devam edecektir."

"sonsuz", ne kadar çekici bir sözcük!

kahkaha aynası demiştik. kendini olduğundan uzun ve heybetli görmek için iyi bir yol. yalnız, sen şişinirken, dua et de yanındakiler senin aynadaki çarpıtılmış imgene gülmeye devam etsin, şişinen sana değil.

Çarşamba, Ağustos 01, 2007

tiksinmeye devam

iktidar olma hali dönüştürmez insanları. iktidar olabilme olasılığı dönüştürmeye başlar, çok zaman önce. tepeye yaklaşılan her adımda, bir zamanlar samimi bulmadığınız, yöntemlerinden nefret ettiğiniz, tiksindiğiniz insanlar gibi olduğunuzu fark edersiniz. erken fark eden çok az olsa gerekir; çünkü iktidara yaklaşıp da onun yılışık dilini benimsemeyen az kişi vardır.

zaman gazetesinin fethullah gülen'in mülayim gazetesi olarak yola çıktığı günden bugüne epey zaman geçti. şimdi, türkiye'nin en çok dağıtılan üç gazetesinden biri, ve iyi bir referans gazetesi olduğunu iddia ediyor. ancak popülerleştikçe, o imtina ettiği hürriyet gazetesinin dilini benimsiyor. kastım, 'laik' söylem değil, belaltı vurma potansiyeli.

birkaç gün önce nesin vakfı'nın şirince köyü'ndeki matematik enstitüsü'nün inşaatının kaçak olduğu için mühürlendiği haberleri gazetelere yansımıştı. , bunu kötü niyetten değil; ancak dalgınlıktan kaynaklı bir hareket olarak yorumlamış, bu yüzden de başlığını atmıştı. ali nesin de kesilen para cezasını ödeyeceklerini, mührün kaldırılması içni avukatının gerekli mercilere başvurduğunu söylemişti.

ama zaman gazetesinin acar taşra muhabiri, olayı takip etmeyi sürdürmüş ve eğitimin mühürlenen kampta devam ettiği sonucuna varmış. hepsi bir yana, özellikle fotoğrafaltına ve son cümleye dikkatinizi çekerim: "bu arada matematik için bir araya gelen öğrencilerin el arabalarıyla kampa taşıdıkları bira kutuları dikkat çekti." sanki oraya gelen öğrencilerin tek derdi, akşama kadar bira içip sızmakmış gibi. bu nasıl tiksinti verici bir dildir, bu ne menem bir linç arzusudur, benim dimağım almıyor. sanki muhabir, elinde olsa izmir'deki 'mütedeyyin' ahaliyi gaza getirip ellerine birer de kibrit tutuşturacak. öyle ya, izmir'in ne eksiği var sivas'tan!

ötekine tahammülsüzlük , hürriyet ile zaman'ı aslında aynı kılıyor. onlar, düşman kardeşler. ama yine de, ille de, 'aynı nesebin dölleri'.