Perşembe, Mart 23, 2006

Newroz? Nevruz?

Sene 1991. Sivas. Organizasyon yapılmış. 21 Mart Newroz bayramı kutlanacak. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Sivas'ta gerçekleştirilen ilk yasal Newroz etkinliği olacak. Yağmurlu bir havada -babamın gözünden-çoluk çocuk ailecek düştük yollara. İstikamet, Cumhuriyet Üniversitesi spor salonu. Gidişi tam hatırlamıyorum ama varış anı bir fotoğraf gibi gözümün önünde. Ortamda cayır cayır elektrik, gerilim hat safhada. İlk defa bir panzeri dibinden görme tecrübesini o zaman edindim ( Bu tecrübe daha ileriki yaşlarımda kendisiyle farklı pozisyonlar denememi sağladı). Her ne kadar bir ortaokul bebesi olsam da ortamın gerilimi bende de bir gerginliğe neden olmuştu. Kendimi o anda sanki 20'li yaşlarında militan bir delikanlı gibi hissetmeye başlamıştım. Ortamda yoğun bir psikolojik savaş vardı. Kolluklar, tereddütsüz kullanmaya hazır olduklarını belli edercesine sarılmışlar tüfeklere. Kapıda kontrol noktasında bildik üst araması. 20'li yaşlarda militan delikanlı hissiyatıyla yaklaştım polise, açtım ellerimi iki yana. Polisin şoku üstünden atması bir kaç saniye sürdü. Elinin tersiyle -geç allahın cezası-der gibi geçmemi işaret etti. Ne yalan söyleyeyim çok bozulmuştum.

Aynı şaşkınlık ablamların geçtiği arama noktasında da yaşanmış. Diyalog şöyle gelişmiş:

-Ne arıyorsunuz siz burda?

-Newroz kutlamaya geldik

-Kim getirdi sizi buraya?

-Babam

-Kim sizin babanız?

- .....

-haaa... geç! geç!

O koşula göre, o ortama göre muhteşem organize edilmiş, gayet renkli bir Newroz etkinliği seyrettim. Zaten ilk defa bir newroz kutlamasına şahitlik etmekteydim. Demirci Kawa efsanesini ilk defa ordaki tiyatro vesilesiyle öğrendim.Kürtlerin bir ulusal marşı olduğunu da ilk orda duyarak tecrübe ettim.Etkinlik bitmeden beni eve yollamalarına sinirlenmiiştim ama vardı bir endişeleri sanırım.

Bu da benim böyle bir hikayemdir.

Gelelim bugüne. Geçtiğmiz 21 mart -ve ondan önceki belli bir 21 martlar süreci- ekranlarda benim hafızamdaki newroza hiç benzemeyen, adı newroz olmayan bazı etkinliklere şahit oldum. Bilgi eksikliğinden kaynaklı olabilir bağışlayın, daha önceleri de böyle bir gelenek var mıydı bilmiyorum ama son dönemde türkiye ve türki cumhuriyetlerde her 21 martta nevruz adında bir bahar bayramı kutlandığını görmeye başladım.Ateş yakıp üstünden atlama, halay çekme gibi ritüeller newrozla benzerlik gösteriyor. Ama çeşitli renklerde boyanmış yumurtaların birbirine tokuşturulması sanırım sadece nevruza özgü bir gelenek. Emniyet müdürüyle birlikte bir komutanın elele ateş üstünden atlamasını da ağzım açık izledim. Anılarımdaki görüntülerle birleşen bu görüntüler kafamı fena halde karıştırdı. Biz newroz kutlarken dibimizde tüfek sıvazlayanların başları şimdi 21 Mart'ta halay çekip ateş üstünden atlıyordu.Ama aradaki farkı her fırsatta üstüne basa basa belirtiyorlar: NEVRUZ. Dubluvesiz, "o" yerine de "u".
Nevruz belki de hakkaten her 21 Mart'ta Orta Asya'da ezelden beri kutlanan, kültür etkileşimi vasıtasıyla newrozla benzerlik gösteren bir bahar bayramı. T.C. de yıllardan beri süregelen kürt-türk savaşı vesilesiyle stratejik bir adım atarak newroza alternatif nevruzu sahiplenmiş ve onu kutlamaya başlamış olabilir. Mümkündür.

Bir başka ihtimal de yıllarca savaştıkları, varlığını inkar ettikleri* kürtlerin, newroz adıyla kutladıkları ve bir türlü kırılamayan bir direnç noktasına dönüşmüş olan bu argümanı alıp, ismini benzer biçimde farklılaştırıp, bir de türki cumhuriyetlere yayıp,(tokuşturulan renkli yumurtaları da unutmayalım) bunun kürt ulusuna özgü bir gelenek olmadığı, bir çok yerde bunun varolduğu,yani kürtlerin böyle bahardı, bayramdı, yeniden doğuşun simgesiydi gibi kültürel ögelerinin olmadığını, bunun zaten dostlarımızın da kutladığı bir bahar bayramı olduğunu biz türk halkına yutturmak. Ben yuttum mu? Hayır! Yutan var mı? Gırla.

Acaba nedir?

* Genel kurmayın vakt-i zamanında çıkarttığı bir broşürde, aslında kürt diye bir ulusun olmadığı, kürt kelimesinin, misak-ı milli sınırları içindeki doğu ve güneydoğu anadolu bölgesinde kışın karda yürürken çıkan kart-kurt sesinden ortaya çıkan bir şey olduğu yazılıymış. Bravo!

Cuma, Mart 17, 2006

afiyet olsun anita!

bugünkü the guardian'dan: ünlü kozmetik firması loreal, body shop'u 652 milyon pound'a satın almış.

loreal gibi büyük firmalar -ticaret hacmi 50 milyar dolar civarında!-, hayvanlar üzerinde testlere hala devam ediyor. hatta loreal bu konuda yalancılığıyla da meşhur. PETA'nın yıllar boyu sürdürdüğü kampanyası sonucu hayvanlar üzerinde testlerden vazgeçtiklerini kamuoyuna açıklıyorlar; ancak 2000 Kasım'ında PETA'nın eline loreal'in halen testleri devam ettirdiğine yönelik kanıt geçince PETA, loreal'i yeniden kara listesine ekliyor, başına bir de yalancı yaftası yapıştırarak.

the body shop ise tam otuz yıl önce, hayvanlara uygulanan testlere karşı çıkarak, alternatif kozmetik anlayışının en parlak örneği olarak, anita roddick tarafından kuruluyor. o gün bu gündür de sürekli büyüyen bir şirket, the body shop. şu anda istanbul'da 5, dünyada ise 2 binden fazla şubesi var. son üç yılda hisse değerini altıya katlayan the body shop, en sonunda loreal gibi bir 'düşman' tarafından yutuldu.

loreal, muhtemelen the body shop 'markasını' prestij amaçlı kullanacak. "bakın, biz çevreye de dikkat ediyoruz; aman ne kadar da hassas ve duyarlıyız." diyecekler.

son söz indymedia'dan:
"It's no surprise that 'ethical' capitalist outfits like Body Shop, Ben & Jerry's etc. sell out as soon as the payout from a suitor megacorp is big enough. But it's doubly sickening to see body Shop entertaining offers from animal torturers like L'Oreal.
Anita, enjoy your payout: you stand to gain around 180 million dollars from the sale. It's good to see you don't plan to sell yourself too cheap."

asıl müminler

dünyanın özellikle geçtiğimiz iki yüzyılının tarihini bir ‘ikiyüzlülükler ve alçaklıklar tarihi’ olarak yazsaydık, borges’in kitabından çok daha yüklü ve hacimli bambaşka bir yapıt, bir ansiklopedi, bir ‘kara tarih’ kitabı elimizde olurdu.

abd'nin hindistan ile yaptığı nükleer anlaşma yazdırdı bana bunu. işte bu yüzden insanlar tanrı'ya inanmak zorunda. bu kadar ikiyüzlülüğü ve bunların cezasız kalması fikrini insanın havsalası almadığı için.

cenneti bu dünyada isteyenler ise, rahatsız yaşayıp rahatsız ölecek. asıl müminler onlar çünkü.

Perşembe, Mart 16, 2006

'courageous' ve 'honorable' köşecilerimiz

ruhat mengi bugünkü yazısında çarpışa çarpışa bildik -hem ahlaki, hem politik açıdan- sığ sulara çekilmiş. dün istanbul üniversitesi'nde başlayan ermeni sorunu konferansı'na davet edilen biliminsanları o toplantıya niye katılmamışlar siye soruyor ve ekliyor:

Ama Türk tarihçilerin, "demokrat, entelektüel, bağımsız vs. vs." olduğunu iddia edenlerin masadan kaçmasını neyle açıklayabilirsiniz?
Kaçak güreş
O zaman ne yapıyorlar, aynen Ermeniler gibi kaçak güreşiyor, tartışmaktan kaçıyor, dışta ve içte onlara destek veriyor, olayların yüzde yüz soykırım tanımına uyduğunu papağan gibi tekrarlıyor, Türkiye'de "alternatif görüş sunuyoruz" diyerek tek taraflı konferanslar düzenliyor ama yazılı tarihin ve Türkiye'nin bunu anlatan yüzlerce tarihçisinin karşısına çıkamıyorlar.


ingiltere'lerde, amerikalar'da okumuş mengi'nin akademik tartışmadan anladığı siyaset meydanı türü bir kapışma olunca, 'kaçak güreş' tabiri cuk oturuyor. yüzde yüz karşı görüşten insanların bir araya gelip de birbirleriyle didişmelerinden herkesin kabul göreceği bir sonuç çıkmasını beklemiyor mengi; onun derdi, bir tarafın ötekine, futbol tabiriyle 'geçirdiğine' şahit olmak. yalan söylediğini bilmesine rağmen bu pişkinliği sürdürmesinin, bu kadar alçalmasının bir nedeni bu.

mengi, müge göçek'in insanların ermeni sorunu konusunda karşıt görüşü savundukları için tehdit edildiğini, hükümet çevreleri tarafından korkutulduğunu, baskıya uğradığını, hem de bir yabancı basın organına söylemesine feci bozulmuş, orada bir yalan daha patlatıyor:

Müge Hanım, kimsenin tehdit edilmediğini, şantaj yapılmadığını ama tek yanlı bir konferansa itiraz edildiğini bilmiyormuş gibi hiç ses çıkarmıyor.

pardon? hangi gezegende yaşıyor ruhat mengi? hangi alemlerde geziniyor? adalet bakanı'nın açıklamasıyla başlayan, yargı organının üniversite'deki bir toplantıya yürütmeyi durdurma kararı vermesi gibi ancak türkiye'de görülebilecek türden bir abuklukta kararla zirveye tırmanan süreçte, mengi, üşenmeden açsın sağ basının gazetelerini kurcalasın. şairin dediği gibi, "hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten!"

daha da trajiği geliyor! köşecimiz başkasının ele geçirdiği, kendisinin de sorup soruşturmadan üzerine balıklama daldığını bir türlü itiraf edemediği yazışmaların aslını sabancı üniversitesi'nin gizlilik gerekçesiyle açıklamamasına bozulmuş. şöyle buyuruyor:

(Not: Bu arada Halil Berktay'in Feinstein ve Libaridian'la yaptığı yazışmalan çıkarmasını hâlâ bekliyorum. Sabancı Üniversitesi ise bünyesindeki bir öğretim görevlisinin özel mailini açıklamayacağını söylüyor.

Komplo mu, değil mi bunu anlayabilmemiz Halil Berktay'a bağlı... Keşke biraz da Stephen Feinstein hakkında bizi bilgilendirse...)

çamuru attıktan sonra "doğru mu ha, doğru mu?" diye elini beline koyup da çığıran biri canlanıyor gözümün önünde. halil berktay basın açıklamasında her şeyi net biçimde söylüyor. böyle bir yazışma yok diyor. mengi ise tatmin olmamış, 'açıkla' diye isteri krizleri içinde haykırıyor.

işte bizim cesur ve haysiyetli köşe sahiplerimiz.

16 mart 78 - nisyan ile malul değil

16 mart 1978'de neler olduğundan ayrıntılı biçimde söz etmek gerekli mi? istanbul üniversitesi'nden çıkıp süleymaniye'deki arkadaşlarıyla buluşacak olan solcu öğrencilerin süleymaniye kapısından çıkmasına izin vermez polis, beyazıt kapısını işaret eder. önünde ellerinde makineli tüfekler ve bombalarla beklyen faşist güruhunun olduğu beyazıt kapısı. beşi orada, ikisi hastanede, yedi öğrenci ölür; 41 öğrenci yaralanır. susurluk çetesi dediğimiz şey, oradadır:

* 7 öğrenciyi katleden, 40'ını yaralayan bombaları hazırlayan kontrgerilla elemanı emekli yüzbaşı ali çeviker'di. kendisi sonra istanbul vali yardımcısı, ardından kayseri vali yardımcısı oldu. hala orada.

* 24 kasım 1997 tarihli duruşmada emekli astsubay oğuz serçinoğlu, katliamda kullanılan TNT kalıplarının ordu tarafından sağlandığını, ayrıca abdullah çatlı ve meral çatlı, oral çelik, haluk kırcı ve yüzbaşı vedat öztürk'ün 1979'da bulunduğu taburun gazinosuna geldiklerini tekrarladı.

* o gün, dönemin toplum polis müdür vekili murat nabioğlu, beyazıt bölgesinde görevli polislere "ortalıkta dolaşmayın" emri verdi. katliamcıların güvenliğini alan ve kaçmalarını sağlayan ise, polis şefi reşat altay'dı. katliamı bizzat gerçekleştirenler ise, MHP'li sivil faşistler ve kontra elemanı bir kaç polisti. ülkü ocakları'ndan zülfikar isot, latif aktı, polisler mustafa doğan ve sıddık sıtkı polat, bombaları atıp kurşun sıkanlardı. kontrgerillanın emrinde katliamı planlayıp uygulattıran, faşist şef abdullah çatlı'ydı.

* katliam sonrasında belgelenen gerçekler devletin gerçek işlevini bir kez daha gözler önüne serdi. bunların ilki, katliamda kullanılan bombanın, 16 şubat 1978’de yakalanan ve kontrgerilla içindeki bir emekli yüzbaşı olan mehmet ali çeviker’in depolarındaki amerikan modeli TNT kalıplarından yapılmış olmasıydı. bu kontrgerilla yüzbaşının MHP’li olduğu ve faşist hareketin kurmaylarıyla ilişki içinde olduğu, ağustos 1978’de ülkücü ali yurtaslan’ın itiraflarıyla ortaya çıkacaktı.

* ikinci olarak, katliam sırasında polis timinin başında olan ve öğrencileri meydan çıkışına yönlendirerek katliama zemin hazırlayan reşat altay'ın, katliamı gerçekleştiren faşistlerin peşinden koşan polislere "dur" emri verdiği anlaşıldı. kendisi daha sonra, bu katliamda üstlendiği rolün ödülünü, önce istanbul terörle mücadele şubesi müdürlüğüne, sonra niğde emniyet müdürlüğüne getirilerek almıştır.

* üçüncü olarak, katliamı gerçekleştirenlerden biri olan, ancak ülküdaşları tarafından konuşmasından korkularak öldürülen zülküf isot’un ablası remziye aykol bir açıklama yaptı. aykol'un, katliamı gerçekleştirenlerin kardeşi ile birlikte latif aktı, sıddık polat ve polis mustafa doğan olduğunu, katliam emrini verenin ise alparslan türkeş olduğunu açıklamasına rağmen türkeş'e herhangi bir dava açılmadı. mustafa doğan da bulunamaması nedeniyle(!) sanık sandalyesine hiç oturmadı. mahkeme doğan’ın bulunması için defalarca emniyet müdürlüğüne yazı yazdığı halde, reşat altay imzalı cevapta doğan'ın mart 1978’de uğradığı disiplin soruşturması nedeniyle istifa ettiği bildirildi. mayıs 1997'de ise mustafa doğan'ın arama emrinin dahi bulunmadığı ortaya çıkacaktı.

* dördüncü olarak da, Pol-Der yetkililerinin katliamı daha önce polise ihbar ettikleri içişleri bakanlığınca da doğrulandığı halde, bu ihbarın gereğinin yapılmadığı ortaya çıktı. ayrıca birçok eylemin yanı sıra bu katliamdan sorumlu olarak aranan istanbul ülkü ocakları derneği yöneticileri mehmet gül (kendisi ANASOL hükümeti döneminde MHP istanbul milletvekilliği yaptı) ve mustafa yerkaya aylarca yakalanmadılar. bulunduklarında ise bir-iki yüzleştirmenin ardından tutuklanmayarak birkaç gün içinde serbest bırakıldılar.

Hatice Özen
Cemil Sönmez
Baki Ekiz
Turan Ören
Abdullah Şimşek
Hamit Akıl
Murat Kurt

bizi, annelerimizi, babalarımızı affedin. sizin öldüğünüz gün ülkenin üzerine çöreklenen kara bulutu o gün bugündür kovamadık tepemizden. o kadar ki, onunla yaşamaya alıştık artık. ufak tefek cülusları kazanım kabul ediyor, başımızı önümüze değip yaşam dolduruyoruz.

ama en azından unutmayanlarımız var. bir gün tüm bu isimler yeniden ortalara saçılacak. belki bazıları rahat, eceliyle ölecek; ama bazılarını geçmişin hayaletleri kovalayacak, bazılarınıysa geleceğin korkusu.

kovalıyor bile. o korku ki, MİT'e ne şaklabanlıklar yaptırıyor:

1997 yılında İstanbul Barosu bünyesinde kurulan "Susurluk Komisyonu"na gelen bazı belgelerden dönemin Ülkü Ocakları Başkanı Lokman Kondakçı ile dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş arasında katliamın karanlık noktalarını aydınlatacak önemli bir görüşme yapıldığı anlaşıldı. Avukatlar bu belgeleri hemen mahkemeye sundu ve MİT'ten belgenin ve görüşme tutanaklarının tamamının gönderilmesini istedi.

MİT mahkemenin bu isteğine olumsuz yanıt verdi ve İçişleri Bakanlığı'nın muhatap alınmasını istedi. Uzun süren yazışmalardan sonuç alınamaması üzerine avukatlar "MİT'in mahkemeye müdahale ettiği, savunma haklarının kısıtlandığı" gerekçesiyle davadan çekildiler. Ayrıca, büyük bölümü açıklanan, bazı gazetelerde de yayınlanan belgeler nedeniyle Avukat Cem Alptekin "gizli belgeleri açıkladığı" iddiasıyla İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılandı ve beraat etti.

Avukatlardan Hilmi Hanta, "16 Mart'ın çözülmesi demek, 12 Eylül'ün çözülmesi demek. Onun için yıllardır MİT istenilen belgeyi göndermiyor, aradan 25 yıl geçtiği halde deliller karartılıyor, toplanması engelleniyor" dedi.

(Türkiye İnsan Hakları Vakfı Şubat 2004 İnsan Hakları Raporu'ndan)

bizim başımızın dikileceği gün ise er geç gelecek. çünkü günahların en büyüğünde değiliz henüz, unutmadık.

Salı, Mart 14, 2006

battıkça batmak böyle bir şey

evet, ruhat mengi'nin nasıl bir yalana bulaştığı kendi yazılarından anlaşılmış oldu. buyrun gün gün takip edelim:

ruhat mengi, 10 Mart tarihli "Halil Berktay mı, diaspora mı?" yazısında berktay'ın feinstein'a gönderdiği 'sözde' e-postayı alıntılıyor:

"3) Aktan ve Halaçoğlu gibilerin hakkındaki gerçekleri bilebilirken, esas önemli nokta halkın genelinin tanımasını sağlayacak eylemlere girişilmelidir. Başarıyı böyle sağlayabiliriz. (....) Ancak bunun yerine Türkiye ve yurtdışındaki Türkler üzerinde çalışma yapılabilir. Bizimle aynı paralelde açıklamalar yapacak Türkler bulunmalı, onlara bu sözler söyletilmelidir. Bunun finansal kaynağı sağlanmalıdır. (Para verilerek bazı Türkler'in 'Evet Ermeni soykırımı vardı' denmesi sağlanmalıdır diyor.)"

yani, mengi ele geçirilen e-postada berktay'ın feinstein'dan türkiye'deki bazı türkler'i ermeniler'in safına çekmek için para bulmasını istediğini iddia ediyor. bu iddianın baştan ne kadar pis koktuğunu biz biliriz; ama sokaktaki adam bilmez. çamur atıldı. tebrikler.

ama burada bitmiyor. mengi, bir sonraki günkü "bağımsız tarihçinin tarihi yazışması" başlıklı yazısında da alıntıyı yineliyor ve devam ediyor:

"(...)Uzun maratonda neyin belirleyici olduğu dahil edilerek harekete geçmelidir. Bizimle aynı paralelde açıklama yapacak Türkler bulunmalı, onlara bu sözler söyletilmeli, bunun finansal kaynağı sağlanmalıdır" diyordu.

Bu sözler sadece Ermeni diasporasıyla aynı ağzı kullandığını göstermekle kalmıyor, soykırım iddiasını kabul ettirmek için "bu konuda konuşanlara para verildiğini ve verilmesi gerektiğini" de kendi ifadesiyle açıklıyordu.

Yazımdan sonra Prof. Halil Berktay'dan bir itiraz gelmedi. Gelemezdi de, zira "bağımsız" olduğunu iddia eden ve kendisiyle aynı fikirde olmayanları da "devletçi" olarak tanımlayan Profesör bu yazışmayı hiç çekinmeden Üniversite'deki kendi mail adresinden: (hberktay@sabanciuniv.edu) yapmıştı."

berktay'dan ses seda çıkmayınca, mengi soruların dozajını artırdı. bir sonraki günkü yazının başlığı, "Berktay cevaplasın: Ermenilerden kimler para aldı?" idi. sanki mengi sorup berktay yanıtlamayınca mengi'nin iddiaları kesinleşmiş de, şimdi iş teferruata dökülmüş gibi.

mengi, berktay'ın açıklamasından sonra da yazılarına devam etti. dün "Halil Berktay nihayet konuştu!" diyen ruhat mengi, berktay'ın açıklamasında kıyısından anımsattığı temel gazetecilik kurallarını nasıl uyguladığını şöyle anımsatıyordu:

"benim titizliğimi, dikkatimi, hele hele şüpheciliğimi anlatmaya bile gerek yoktur, 20 yıldır bilen biliyor"

bundan iki paragraf üstte, berktay'ın e-postasını apartan, kendisinin alıntıladığı sitenin adını yanlış yazması da o meşhur titizliğin örneği olsa gerek. ama daha bitmedi. o meşhur titizliğin asıl örneği berktay'ın 'finansal' kaynak isteğini ifşa ettiği paragrafın ingilizce orijinalinde:

"While we may know the truth about the likes of Aktan and Halaçoglu, the point is to get the general public to recognize it... Including what is decisive in the long run, i.e. the Turkish public in Turkey and outside Turkey. We should find some Turks that can speak like us, make statements fitting our needs. It is need to find support for all these tasks."

berktay'ın türkiye'de ayartılacak ve satın alınacak 'sözde' biliminsanları için para dilendiğini bu paragraftaki hangi ifadeden çıkarabildiğini bilmiyorum mengi'nin. bunu yapabilmek için şunlardan en az birine sahip olmanız gerek: 1. aşırı kötü niyetli, 2. kıt ingilizce, 3. gazeteciliğin temel kurallarından bihaberlik, 4. geniş hayalgücü.

ben mengi'nin meşhur titizliğine takıldım. nasıl bir titizlikse, önündeki ingilizce metinle onun türkçesi birbirini tutmuyor; ama mengi bunu kontrol etme gereksinimi duymadan birkaç gün peşpeşe berktay'ı ağır suçlarla itham ediyor. bunun iyi gazetecilik, en azından iyi niyetli olduğunu iddia edebilecek biri var mı?

eldeki veriyi çarpıtarak dört gün boyunca bıkmadan usanmadan yalan yazmak, gökyüzünü göremeyeceğiniz derinlikte bir çukura battığınız anlamına gelir. ne gökyüzünü, ne de dünyayı.

“Yazmak sesi öldürmektir”

Asiye Cebbar, Cezayir asıllı bir kadın yazar. Fransa’da yaşıyor. Fransızca yazıyor. Aşk ve Fantazya adlı romanının (ki bu roman hakkında Can Yayınları’na çok kızgın ve de kırgınım. Aşk ve Fantazya, Cebbar’ın Cezayir dörtlemesinin ilk kitabı. Çevirilip yayınlanalı bir hayli olmuş. Ama diğer üç kitap hala piyasada yok. Satmadı mı acaba? O yüzden mi kesilmiş arkası çevirilerin.) sonunda kendi dilinde yani Arapça’da yazmanın kendisine nasıl zor geldiğini söylüyor. Bu zorluk dili bilmemekten kaynaklanmıyor. Aksine bu dilin tüm kıvrımlarında öylesi bir acı ve travma eşliğinde dolaşıyor ki Cebbar, çığlık atabileceği bir mekana, Fransızca’ya dönüyor. Fransızca ise yazarken kuru bir tad bırakıyormuş kaleminde. Sanki yetersizmiş gibi düşündüklerini ifade etmeye. Fransızlar buna gücenmesinler. Cebbar’ın bahsettiği muhtemelen dilin kuruluğu ya da yetersizliği değil.

Ama Cezayir’i Fransızca anlatmak aynı zamanda bir çeviri problemi ve anlaşılan Cebbar, kimi şeylerin çevirilemeyeceğini hissediyor. Cezayir’i, tarihine keskin bir bıçak gibi saplanmış efendilerin dilinde anlatmanın imkansızlığını vurguluyor aslında bütün kitap boyunca. Bittiğinde önünüzde koca bir uçurumdan başka bir şey kalmıyor. Ne ufuk bırakıyor ardında Cebbar’ın anlatısı ne de umut. Yalnızca bir uçurum ve o uçurumu aşabilme arzusu. Arzunuz ne kadar güçlü olursa olsun, kanat takıp uçmadığınız müddetçe kapanmayacak bir aralık. Oysa ne kadar da yakın Cezayir ve Fransa birbirlerine.

Asiye Cebbar, Fransızca yazıyor olmasının ip uçlarını da veriyor zaman zaman hikayesinde. Cezayirli kadınların zılgıt atmadıkları zamanda ne kadar sessiz olduklarını anlatıyor. Ya zılgıt ya sessizlik. Ya çığlık ya suskunluk. Böylesi bir ikilemde zılgıtın suskunluktan farkı var mı ki?

Cebbar, Cezayirli kadınların ülkeyi sömürge haline getiren savaşın ve daha sonra direnişin ve isyanın içindeki halleriyle anlatıyor. Kitlesel ölümlerin, her gün bir çocuklarını, kocalarını, evlerini kaybetmenin gölgesinde ve aslında bu gölgeyle birlikte nasıl olup da kadın kalabildiklerinin hikayesini veriyor. Kendi hikayesi bu öykülerden bağımsız değil Cebbar’ın. Hikayesini, bütün o hikayelerin bir devamı, bir bölümü olarak rahatlıkla paylaşıyor. Üstelik bunu yaparken kendisinden iğrenmenin kıyısına geliyor zaman zaman. Çünkü bir bıçak sırtı yaşadığı yer. Ve yazarak istese de istemese de bu yeri sömürgeleştiriyor kendisi de ve bu sömürgeleştirmeye olumlu bir anlam yüklüyor.

Çünkü kaleme sahip olmak başka türlü bir şey. Cebbar bir şiirinde “yazmak, sesi öldürmektir” diyor. İnsan yazarken ne yaptığını iyi düşünmeli. Hele başkasına ait bir hikayeyi yazarken. Anlatmayanın hikayesini yazarken. Dinlenmeyenin hikayesini kaleme alırken. Ona ses olduğunu düşünürken bir hayli yüzleşmeli insan kendi sesiyle. Cebbar’ın yazdıkları ve acısı beni sürekli buraya, Türkiye’ye çekti.

Kaç kadın yazar, zılgıtla suskunluk arasında salınıp duran “öteki” kadınların hikayesini yazarken kendine bu türden sorular sordu? Kaç kadın yazar “öteki”lerin öykülerini anlatır ve kalemine malzeme yaparken kendi varlık sebebini sorguladı. “Dayak kurbanı”, “töre kurbanı”, “namus kurbanı” kadınların öykülerini açıkça sömürüp, onları birer “yazın kurbanı”na dönüştürürken dönüp kendine bakmayı aklından geçirdi? Kaç şehirli kadın kendi “kurtulmuşluğu”nu bu kadınların suskunluğunda bir kez daha onaylayıp haline şükrederken “kurtulmuşluğundan” utandı bir hayli merak ediyorum.
Bunları sormayı es geçmek, melankoliden ve sürekli bir vicdan azabından korunmak için bulunabilecek tek yol. Tabii ne yapacaksınız ki? Empati? Tamam da nereye kadar? Akıp giden hayatlarımız da var. Nasıl devam eder ki hayat bu kadar soru sorarsa insan vicdanına? Eğer sormuyorsak, ortalıkta dolaşan cevaplar kimin?

Pazartesi, Mart 13, 2006

halil hoca bizi diskoya götür

ruhat mengi de yanıta yanıt yazdı. buyrun ikisini de okuyun, kime inanacağınıza siz karar verin.
halil berktay'ın radikal gazetesindeki yanıtı ve ruhat mengi'nin yanıta yanıtı

ruhat mengi'nin yanıtında en çok şuna güldüm: "benim titizliğimi, dikkatimi, hele hele şüpheciliğimi anlatmaya bile gerek yoktur, 20 yıldır bilen biliyor". hey be! duyan da uğur mumcu sanacak.

görünen o ki bu işi yargı paklayacak. ruhat mengi, fatih altaylı'dan kazandığı paraları -10 bin YTL idi- halil berktay'a kaptıracak gibi. her tarafından fabrikasyon damlayan 'haber'leri kamusal alana aktarmanın bir bedeli olmalı.

bu durumda bize denebilecek tek bir şey kalıyor. halil hoca bizi diskoya götür!

Pazar, Mart 12, 2006

kadın filmleri festivali

tematik festivaller içinde doyurucu programa rastlamak pek kolay değil; ama iki gün içinde 'izlenmesi gereken' üç film çıktı ki, bu çok büyük bir oran.

izlediğim en iyi film, ki muhtemelen de festivalin en iyi filmi, agnes varda'nın -kendisini "bay sinema"dan bilirsiniz- "toplayıcılar ve ben" adlı filmi. yeni dalga ile michael moore biraraya gelirse ne olur derseniz, bu belgeseli izleyin derim. fransa gibi tarım sektörüne hala -en azından duygusal olarak bağlı- bir ülkenin tüketim toplumuna bakışının nasıl evrildiğini görmek, ilginç. ve tabii bir yönetmenin bir özne olarak filmin bazı yerlerinde ortaya çıkışı, sinemanın özne 'göz'üne ilişkin sağlam göndermeleri, dijital devrime bejaminvari bir selam göndermesi, filmi güzel kılıyor. filmin yeniden gösterimi, çarşamba akşamı 21.00'de, fransız kültür merkezi'nde.

bir diğer 'güzel' film, "bir parça gökyüzü". 2000'li yılların neo-liberal dünyasında, toplumcu gerçekçiliğe yeniden gereksinim duyacağımız, kimin aklına gelirdi? bunu costa gavras'ın son filmi "le couperet"te de düşünmüştüm. öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, her şey tüm çıplaklığıyla ortada, metafora hiç gerek kalmıyor. o zaman bir sanatsal araç olarak neden metafora başvuralım ki? bu yüzden bu filmin izlenmeye değer olduğunu düşünüyorum. türkiye'den bakınca, neoliberalizmin bizden, ruhsal dünyamızdan ne istediğini görmek için metafora ihtiyacımız yok.

son not ise cannes'da eleştirmenler haftası büyük ödülü'nü alan "otar gittiğinden beri" üzerine. post-sovyetik travmalar üzerine, "lilya forever"dan beri izlediğim en iyi film. açık konuşmak gerekirse, ben de bir sovyet cumhuriyeti'nde yaşasaydım, ben de stalin'i arardım. ama film bundan çok daha fazlasını anlatıyor. sovyetler'in dağılmasıyla birlikte kendilerine bir gelecek penceresi açıldığını sanan insanların, aslında geleceksizliğim tam ortasına düştüğünü nasıl anladıklarını anlatan en iyi filmlerden biri. tekrarı, cuma akşamı 20.00'de, yine fransız kültür merkezi'nde.

siz iyisi mi programa bir göz atın, hem gösterimler de ücretsiz. gelin, izleyin. kadınların sorunlarının sınır tanımadığına, coğrafyaların nüanstan fazlasını yaratmadığını görün. erkekseniz cebinize biraz utanç koyun -utanmak, hepimize lazım-, kadınsanız, dayanışma 101 dersine buyrun.

Cuma, Mart 10, 2006

ben nişan alırım, tetiği sen çek

bugünkü vatan gazetesinde ruhat mengi, zamanında büyük türk gazetecisi emin çölaşan'ın akın birdal'a yaptığı şeyi yapmış. buyrun okuyun

nasıl habercilik ama! kaynak nerede, ne zaman söylenmiş, belgesi var mı, tık yok! bir kaynaktan aldığın belgeyi haberin muhatabı olan kaynağa sormak diye bir ilke vardı, bu da gazeteciliğin en temel ilkesi olarak bilinirdi. ruhat 'biliktan' mengi ne diye uğraşsın berktay'ı arayıp soru sormakla. ayrıca kendisi halil berktay'ın daha önceki söyleşilerinde neler söylediği ile de ilgilenmez. ne de olsa 'vatan haini' etiketi vardır berktay'ın, sorgulamak mengi'ye mi düşecek?

kendisi gidip akın birdal birkaç faşist tarafından vurulmadan birkaç ay önceki hürriyet gazetelerini tarasın; emin çölaşan'ın yazdıklarını alıp önüne koysun. kendi yazısı ile benzerlikler görecektir.

beni kan değil, ama kanı böyle fütursuzca çağıranlar tutuyor. mengi ve onun gibileri, başkalarının helvasına aş eriyor, nişanı alıyorlar.

tetik? onu çeken hiç eksik olmadı bu ülkede.

Perşembe, Mart 09, 2006

bak yeşil hapiste

koskoca bursa il jandarma alay komutanı'nı -soyadı da 'yeşil'- hapse attılar gitti. susurluk'tan sonra veli küçük'ün bir tek ödüllendirilmediğini anımsayınca, insan umutlanmıyor değil. gerçi sincan'ın yolları hâlâ taştan, tanklar hâlâ beklemede, ve dört -yüzsüz- darbemiz var nur topu gibi kısacık cumhuriyet tarihimizde. ama bir alay komutanı'nın, hem de ordu içi çekişmeler yüzünden değil de düpedüz suç işlediği için hapse atılmasına, izninizle, sevineyim biraz. yok canım, albay'ın rütbesine gıcıklığımdan değil, suç işleyip de cezasını çekmeyen insanlar bir azaldığı için.

dünya kadınlar günü

dün uluslararası af örgütü'nün "güldünya'ya sesleniş" mektup yarışmasının ödül töreni için fransız kültür merkezi'ndeydim. bazı anlar vardır, yaşam bir anda giysilerinden sıyrılır, tüm çıplaklığıyla karşınıza dikilir. o çıplaklık, ağır gelir. öyleydi işte, benim küçük güvenli dünyamdan olmayan kadınlar, onların dostları, kendi güvensiz dünyalarında şiddetle, ölüm tehlikesiyle, ölümün kendisiyle nasıl yüzleştiklerini anlatıyorlardı.

bu 'anlatma' sorunu, tuhaf bir sorun. aslında onlar anlatmıyordu, sahnede deniz türkali, onlar adına, onlara yazılan mektupları okuyordu. klasik 'agency' sorunu. oralı olmayan, o sorunun ancak 'kadın olmak' ile ilgili bölümünü paylaşan kadınlar, diğer kadınların sözcülüğünü yapıyor, onların acılarının aktarıcısı oluyor. ama bu acı, o aktarım sürecinde nasıl bir deformasyona uğruyor, oturup onu da düşünmek gerekiyor. bir kemalist kırsal bölgede geri kalmışlıktan dem vurabilir, bir marksist, feodal üretim biçimlerinin baskınlığından söz açabilir, bir islamcı, modernleşmenin köylere girmesiyle yaşanan ruhsal/varoluşsal boşlukta neden arayabilir.

ancak şehirli dünya kadınlarının yeni dünya ekonomisine tüketici olarak katkıları silah endüstrisi ile yarışacak boyutlara gelmişse ya! bugünkü milliyet'te meral tamer'in yazısından:
"sadece kozmetik ve tuvalet malzemelerinin 2005 dünya cirosu 250 milyar dolar. bu ciroda cilt bakımı ve saç bakımı 50'şer milyar dolarla 2 lokomotif."
"(...) modern kadın kimliği altında kadına dayatılan kimliksizleştirme ve tornadan çıkmış gibi birbirine benzemenin yıllık cirosu, birkaç yıl içinde 1 trilyon dolarlık silah sanayiinin cirosuyla boy ölçüşebilir. benden hatırlatması!
ve bireyselleşme diye mangalda kül bırakılmadığı günümüzde, güzellik sanayii marifetiyle kadınların farklılıkları yok edilmeye çalışılıyor."


dünya kadınlar günü'nde erkek, eşine pahalı bir şişe parfüm alır, 'canı'nın gününü kutlar. o sırada batman'da bir kadın daha bu yaşamın pimini çeker gider. yaşamın değerinin evrenselliğine inanmamak için birçok neden biriktirir bohçasında bazılarımız. bir gün o pim bize de lazım olur, bilinmez. umutsuzluğun bin bir türü vardır çünkü. belki de ahmet oktay'ın "yol üstündeki semender"ini okumak gerekir bir kez daha.

belki de soğan sürmek gerekir saralı ağza. tüm bu yaşadıklarımız, belki de yalnızca kolektif bir ruh halinin geçici, patolojik dışavurumudur. bir bitki çayı, bir müsekkin, bizi eski güzel günlerimize döndürecektir belki. bir toplumun çocuk olduğu zamanlara. yaşamın ve ölümün bu kadar kutsanmadığı, herkesin olduğu gibi, olduğu kadar olduğu zamanlara. öyle zamanlar olduysa.

belki de gece rahat uyumayı dert edinmek gerekir. elimden geleni yaptım demek, her geçen gün elinin gücünü biraz daha artırmak gerekir. bir gün bir osmanlı tokadı vurmak gerekir. gerekecektir.

Salı, Mart 07, 2006

every bloody emperor

van der graaf generator'un son albümünden. bence geçtiğimiz yılın en iyi işi. her zamanki gibi peter hammill'in mükemmel şiir-sözleri.
okurken bile içi kıyılıyor insanın, şu yaşadığımız dünyanın üzerimize yıktıkları daha iyi nasıl anlatılabilir ki. bizim büyük çaresizliğimiz yani:

By this we are all sustained: a belief in human nature
And in justice and parity...all we have is the faith to carry on.

Imperceptible the change as our votes become mere gestures
And our lords and masters determine to cast us
In the roles of serfs and slaves
In the new empire's name.

Yes and every bloody emperor claims that freedom is his cause
As he buffs up on his common touch as a get-out clause.

Unto nations nations speak in the language of the gutter;
Trading primetime insults the imperial impulse
Extends across the screen.
Truth's been beaten to its knees; the lies embed ad infinitum
Till their repetition becomes a dictum
We're traitors to disbelieve.
With what impotence we grieve for the democratic process
As our glorious leaders conspire to feed us
The last dregs of imperious disdain
In the new empire's name.

Yes and every bloody emperor's got his hands up history's skirt
As he poses for posterity over the fresh-dug dirt.
Yes and every bloody emperor with his sickly rictus grin
Talks his way out of nearly anything but the lie within
Because every bloody emperor thinks his right to rule divine
So he'll go spinning and spinning and spinning into his own decline.

Imperceptible the change as one by one our voices falter
And the double standards of propaganda
Still all our righteous rage.

By this we are all sustained: our belief in human nature.
But our faith diminishes - close to the finish,
We're only serfs and slaves
As the empire decays.

bir deprem gerekliyse

yaşar büyükanıt'ın van cumhuriyet başsavcısı'nın iddianamesinde yer alması hukuken ne kadar 'isabetli'dir bilinmez, ama memleketimin köşe yazarlarının çoğunun eski reflekslerine başvurduğuna bakılırsa, siyaseten en azından bir şeyi on ikiden vurduğu kesin.

o şey, kanımca, yüce türk ordusu'nun uzun bir süredir tarihten çok kendinden menkul yüceliği. bu yüceliğin gücünü bizzat halkın saygısından aldığı söylenir. gerçekten de, türk ordusu, memlekette yapılan anketlerde en güvenilir kurumlar sıralamasında hep birinci gelir. bu kuralı bir tek ahmet necdet sezer bozabilmiştir benim bildiğim kadarıyla.

ancak aynı halk -'halk' deyince bir anda aklıma 40 yaşlarında, erkek, taşra kökenli, bıyıkları sigaradan sararmış, sağcı birileri geldi, bunun yapıbozumu başka bir yazıya kalsın- askerliğini yaptığı dönemdeki 'levazım' hikayelerini de paylaşmayı kimseden esirgemez. 'yurda hizmet' için askere alınanların çoğunun asıl işinin subaylara hizmet olması bile başlıbaşına 'görevi kötüye kullanma' olarak pekala okunabilir.

neyse, şu meşhur levazım öykülerine dönelim. bir ara, susurluk sonrasında, www.yolsuzluk.com diye bir site vardı, yurtdışında host edilen. asker hakkında buraya o kadar çok ihbar yağmaya başladı ki -hem de belgeleriyle falan-, genelkurmay'daki arkadaşlar türkiye'de dava açıp sitenin kapattırılması kararı aldılar. ama o zamanlar hepimiz interneti yalayıp yutmuş değildik. genelkurmay'dakiler de teknolojiyi o kadar yakından takipetmiyor olsa gerek, türkiye'deki mahkemenin kararıyla ecnebi hosting firmasının nasıl site kapatacağını bilmiyorlar olsa gerek imiş. neyse, site sahipleri bu 'kapatma' belgesini de yayınlamışlardı, eğlenmiştik hep birlikte. sonra site muhtemelen daha 'clandestine' yöntemlerle tarihe karıştırıldı. bu memleketin gördüğü en 'askeri' sitelerden biriydi.

aynı ordu'nun şu anki genelkurmay başkanı, tezkerenin oylanmasından birkaç gün önce, gazetecilere açık açık "ırak'a girmemiz lazım." mealinde mesajlar veriyordu. tezkere onun dürtüklemesiyle geçseydi şu anda şehitlikler'de kaç ekstra tabut olacaktı, tahmin etmesi kolay değil. ancak emin olunuz ki bu genelkurmay başkanı aynı koltukta oturmaya devam edecekti.

biraz daha 'mit bozumu' yapalım. ordunun eğitim kitaplarının çok büyük bir çoğunluğunun amerikan ordusunu kitaplarından çeviri olduğunu biliyor muydunuz? bağımsızlığımızın bekçiliği, başkalarının eğitim kitaplarından apartılanlarla mümkün imiş.

uzun sözün kısası, üç darbeyi yaparken -her üçündeki aşırı amerikancılığı anımsatalım- bu topraklardaki militarist geleneğe yaslanmakta beis görmeyen, bu darbelerin biri için bile özür dilemeyen -kenan evren, insanları öldürttüğü için ne kadar mutlu olduğunu anlatıyordu birkaç gün önce, gazeteci demeye utanacağım birinin televizyon programında-, veli küçük'ün, esat oktay yıldıran'ın, yüksekova çetesinin 'münferit' isimler olarak filizlendiği bir 'kurumsal kimlik'ten söz ediyoruz. bu kadar dokunulmazlığa sahip olunca, taşlarınız biraz sallanırsa dehşete düşersiniz tabii.

soru şu: arınmak için, eğer bir deprem gerekliyse, taşları kimin salladığı önemli mi?

selam

şu blog hallerine ben de gireyim dedim artık. melih cevdet'in şiirindeki gibi, telgrafhanenin mesaj biriktirmesi gibi, tıpasını atan tazyikli su gibi, yazmak lazım. blog da yirmi birinci yüzyılın insan halini -beşini de- özetliyor. en ilginci yalın/yal-ı-nız olanı. herkes birbirinden uzaklaşıyor, günler çabuklaşıyor, günlerin içinde yüzünüze çarpan algı çalıcılar artıyor ve pervasızlaşıyor. derken bir an geliyor, kendimizle kalıyoruz. bırakın başkalarını, kendimize anlatmadığımız ne çok şeyin olduğunun farkına varıyoruz. ama yirmi birinci yüzyıl işte, bir akrebin kendi kuyruğuna olduğu gibi/kadar yakınız kendimize. başkaları ile eyleşmenin yordamları azalıyor, başka dünyalara taşınıyor. biz de o yordamları takip ediyoruz. işte, buradayız. burada birbirimizi bileceğiz.