Cuma, Aralık 15, 2006

başlıyoruz, bakalım

üniversitelerde faşist saldırılar arttı. bu sefer odak noktası kürtler. bir hafta önce ankara'da başlayan saldırılar, istanbul' a da sıçradı.

aklıma iki okuma biçimi geliyor:

1. yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili, herkesin saflarını ayrıştırmasını sağlamak için türkiye'nin çözülmeyen sorunları ile ilgili alanlar birer birer gerilecek. kürt sorununu sokağa taşımak, akp iktidarını yıpratmak için yapılabileck adice ve akllıca hamlelerden biri. sonuçta, oy kitlesinin önemli bir bölümünü bu konuda kemikleşmiş görüşleri olan insanlar oluşturuyor.

2. mhp'nin kendi kitlesini ayakta tutma çabası: ümit özdağ'ın seçimlere girememesinden sonra, mhp içinde mhp'nin yumuşakça politikası yüzünden hayal kırıklığı yaşayanların önemli bir bölümü ayrılmayı düşünmeye başladı. ülkü ocakları'nın bu son atağı, tabanını 'antrenmanlı tutma' çabası olarak da okunabilir.

ancak bu olasılıklardan daha da vahim olan bir şey var ki, kentlerin eritici potası bile bu gerilimi taşımayabilir. yakında bambaşka şeyler duyup görebiliriz.

Salı, Aralık 12, 2006

pinochet gitti

hem de tam insan hakları gününde. darısı kenan evren'in başına diyeceğim; ama diyemiyorum. pinochet'nin ölümünün en büyük farkı, ölümünden sonra bir kurtarıcı olarak anılmayı beklerken, işkenceci bir diktatör olarak anılarak ölmek oldu. iyi ki ingiltere'deki arkadaşı ms. t.'yi ziyarete gitmiş. gözaltında alındıktan sonra bir yıldan fazla süre ingiltere'de sürgün hayatı yaşadı, sonra 'sağlık durumu'ndan ülkesine geri gönderildi. santiago havaalanına iner inmez tekerlekli sandalyesinden ayağa fırlayarak dünya kamuoyunu nasıl aldattığını dosta düşmana gösterdi. ancak ne kadar ayakta kalsa da, ayağının altındaki zemin şili'de de sallanmaya başlamıştı bir kez. sonra da yaşlılıktan öldü.
yaşamının sonlarında böyle sürünerek ölmek? işte onun darısı bizim faşist diktatörün başına.

Cuma, Aralık 08, 2006

her şey olabilirsin, ama

...bu ülkede rezil olamazsın. www.zargan.com adresinde gördüğüm bir duyuru, bunu bana bir kez daha düşündürdü.

dün ve bugün, istanbul üniversitesi'nde çeviri etiği üzerine bir konferans düzenleniyor. konferansın dünkü oturum yöneticilerinden biri, emel ergun. kendisi, fransızca mütercim tercümanlık bölümünün başkanı. ayrıca, iletişim yayınları'nın hiç beğenmediğim bir serisinden çıkan "hiperaktif çocuk" adlı kitabın da çevirmeni. en azından öyle olduğunu iddia ediyor. şöyle ki:

bu bölümün birkaç yıl önceki mezunlarından biri, benim arkadaşım. bir gün, dönem projesi olarak altı öğrenci birlikte çevirdikleri kitabın basıldığını duyduğunu söyledi. kitabın iletişim'den basıldığını öğrenip kitabı aldık. 'çevirmen' bölümünde dönem ödevini kendilerine veren emel ergun'un adı yazıyordu.

kitabın çalıntı çeviri olup olmadığını anlamak için, kitabı baştan aşağı okumaya bile gerek yok. kitabın farklı bölümlerini farklı kişilerin çevirdiği, çeviri dilinin farklılaşma düzeyinden anlaşılıyor. burada bu rezaletten bir payı da, iletişim'in bu dizisinin editörü olan arkadaşa çıkarmak gerekiyor tabii ki. bunun farkına varmaması bir yana, kitapta temel tashihler bile yapılmamış.

iletişim yayınları'nı arayıp durumu anlattım. kendilerinin emel ergun'a neler söylediğini bilmiyorum. ödevi yapanlardan biri olan arkadaşım, önce yasal yollara başvurmaya niyetlendi; ama sonra, tüm cesaretlendirmeme rağmen, sanırım başlıkta yazdığım özlü söz nedeniyle, vazgeçti. bu çalıntı öyküsü, ekşi sözlük'e de düştü; ama sonra muhtemelen emel ergun'un ya da kendisiyle ilintili birinin uyarısıyla kaldırıldı/mış.

ergun, şimdi "çeviri etiği" konulu bir toplantıda, oturumlardan birinin başkanlığını yapıyor. kenan evren'in insan hakları derneği üyesi olmasından hallice.

Pazartesi, Aralık 04, 2006

annem ve babam hakkında

az önce marillion'un "this strange engine" şarkısını dinlerken anımsadım bir kez daha, anne ve baba yüreğinin nasıl bir şey olduğunu. şarkı, yazarın babasına bir teşekkürü. her oğulun borçlu olduğu türden bir teşekkür. benim ise katmer katmer.

12 eylül darbesi olduğunda altı yaşındaymışım. annem kızkardeşime hamileymiş. babam bir gün sonra hapse girdiğinde, annem ilkokula henüz başlamış bir çocuk ve karnında başka bir çocuk ile kalakalmış. dostlar akrabalar sayesinde babam hapisten çıkana kadar iyi kötü bir yaşam sürdürebilmişiz, ezgi de o arada doğup büyümüş zaten. anıların bu bölümü benim için yarı anı yarı efsane. benim anımsadığım en eski şey ise, okuduğum değişik değişik ilkokullar: annemin babamın sürgün yaşamı. sonra beni kendi iyiliğim için yanlarından ayırıp ilkokulu daha iyi bir okulda bitirmem için memleketime göndermişler. iyi de etmişler. o sayede anadolu lisesi'ni kazanıp yaşamımın bugüne kadar olan bölümünü kurabildim.

oğullarını akraba da olsa başka birine gönderebilmek nasıl bir duygudur bilmiyorum; ama o günden sonra hemen hep yatılı okudum ben. ailemin yüzünü yılda birkaç kez görebildim. bu yüzden de bir yaşa gelene kadar onların benim için neler yapmış olduğunu anlayamadım bir türlü. iki öğretmenin aylığıyla okutulan bir çocuğun şımarıklıklarının nasıl karşılanabildiğini düşünmüşlüğüm çok değildi. yalnızca maddi olanaklar değil. onların oğlu olduğumu, en kötü zamanımda yanımda olacaklarını bir biçimde hissettirdiler bana. lisede bir dönem islamcı olduğumda seslerini çıkarmayıp işleri oluruna bırakmalarını anımsarım. yıllar sonra, beni gözaltına aldıklarında babamın emniyet'in altını üstüne nasıl getirdiğini ve beni en sonunda gizli kameralardan izlemeyi nasıl becerdiğini anımsarım. on günlük açlık grevinin sonunda, gözaltından çıktığımda, birlikte içtiğimiz ezogelin çorbasını da, samsun'daki evden sabahın bir vakti kaçışımı da. bunların hepsini sorunsuz bir biçimde nasıl idare ettiklerini bilmiyorum. ama sonuçta bugün olduğum ben olmamdaki paylarını, artık, bu yaşımda açık seçik görebiliyorum. gördükçe de tıkanıyorum. bir yaşam yaratmanın karşılığını nasıl ödeyeceğimi bilemiyorum, bulamıyorum. nihayet, benim sahip olduğum tek şey, zaten onların.

tek bir şey geliyor aklıma. önemli bir şey yapabilip onlara adamak. tezim de olabilir, yazmak istediğim bir kitap da. başında 'anneme ve babama' yazsa ne isterim ki daha.

ama şimdilik bu satırlarla devam edelim. annem, babam. iyi ki varsınız. birbiri ardına düzgünce sıralama yeteneğine sahip olduğuma inandığım cümlelerle bir şey yapamıyorum, size teşekkür etmek için. o zaman, size...

Pazar, Aralık 03, 2006

"kader"imiz kısır

zeki demirkubuz'un "kader"i, uzun zamandır gördüğüm en iyi yerli film. hatta bence kendisini kalburüstü yönetmenler katına çıkaran "masumiyet"ten bile daha iyi bir film. demirkubuz, ilk filmlerindeki çiğliği bırakmış, bir diğer avantajı da yaptığı film sayısı ile doğru orantılı olarak, kendi 'corpus'una yapabildiği göndermeler olmuş.

"kader"i "masumiyet" ile karşılaştırmak kaçınılmaz; çünkü filmin öykü örgüsü, "masumiyet"in başladığı yere uzanıyor. demirkubuz, yine tutkuyu ve aşkı ele almış; ama bu kez, "yazgı"daki söz kalabalığından sakınmış. oyuncularını o kadar iyi yönetmiş ki, çok az sahnede gerek kalıyor sözün ağırlığına. son sahnede olduğu gibi. adeta bir orkestra gibi: ağıdın tonu yükseliyor, yükseliyor, söylemek istediğini söylüyor ve yavaş ve huzursuz bir biçimde sona eriyor. şostakoviç'in sekizinci senfonisi gibi.

demirkubuz'un adamakıllı ustalaştığı iş, oyuncu yönetimi. sırf bunun için izlenmesi gerekir. filmi izlerken hangi oyuncuya neler demiş olabileceğini tahmin etmeye çalışırken buldum kendimi. yönetmen sizi böyle bir oyuna sokuyorsa, bilin ki ne yaptığının farkındadır.

izlediğim bir diğer film, cuaron'un "children of men"i oldu. bir distopya romanını hiç süslemeden filme almak, zor bir şey olsa gerekir. çünkü distopyanın da ana damarı, bilimkurgudur. ancak öyle bir çağda yaşıyoruz ki, kırk yıl öncenin distopyasını şu anda yaşadığımızı reddetmek mümkün değil. yönetmen, birçok sorunu okkalı, ancak göze batmayan biçimde filmin içine asıl öğeler olarak yerleştirmiş: ekoloji, göçmenlik sorunu, İslam korkusu ve düşmanlığı, buna koşut batımerkezcilik... bir mesih üçlemesi çekilseydi, ilk filmi bu olurdu. ancak sorun "terminator"daki kadar ikicil de değil.

demirkubuz'un filmi, yaşama dair ne kadar güçlü bir manifesto ise, cuaron'un filmi de, o kadar güçlü bir politik manifesto. bu yılın sonunda gelen, ama bu yılın belki de en iyi iki filmi. ikisinin ortak noktası ise, can yakan bir yalınlık. öyle bir çağda yaşıyoruz ki, yalınlık, evet, can yakıyor. baudrillard'ın formüle ettiği hiper-gerçeklik, bizi gerçekliğin kendisinden koparınca, zedelenen gerçeklik duygusunu onarmak da yine sanata kalıyor. tüm dekadans zamanlarında olduğu gibi.

Salı, Kasım 28, 2006

kürtçe yazılıma soruşturma

sky türk'ün haberine göre, diyarbakır cumhuriyet başsavcılığı, bilgisayarlarında ubuntu'nun kürtçe versiyonunu kullanmaya başlayan, bunu da bir basın toplantısı ve kokteyl ile duyuran diyarbakır sur belediyesi hakkında soruşturma açmış.

ben de bugünlerde bir notebook almayı düşünüyordum; ancak iğrenç windoz türkçesinden nefret ettiğim için, üzerinde ingilizce xp kurulu bir makine arayıp duruyorum -aslında ingilizcesi de yeterince iğrenç; ama oyun oynamak istiyorum, napiym!- meğerse mühim bir suç işliyormuşum. sayın başsavcım, n'oolur affet beni. bilmiyordum ki türk dediğin yazılımın has türkçesini kullanır.
malumatfuruşluk yapmanın gereği yok; ama başsavcının bilgisayar ile ilişkisinin "yaz kızım"dan öteye geçmediğini düşünmek için güçlü bir nedenimiz, linux'taki tüm dil seçeneğinin bir hamlede değişebildiğini anımsamakta da yarar var. yani ileride diyarbakır sur belediyesi'nde "qırık, makineyi yeniden başlat oğlum, polis geldi" yollu uyarılar hasıl olabilir.

anımsamakta yarar olan iki şey daha var: aptallığın coğrafya, dil, din, kültür tanımadığı, ve iyi ve akıllı insanların da halen var olduğu. varolsunlar.

ratzinger

birkaç gündür papa 16. benediktus'un -asıl adı ile herr ratzinger- türkiye'ye gelişi ile ilgili, yabancı bir gazeteye çalışıyorum. bu birkaç gün içinde ilginç şeyler öğrendim:

* ratzinger'in eylül ayında regensburg üniversitesi'nde yaptığı konuşmanın ortaya çıkışı, büyük tarihsel olayların aslında ne denli komik hatalar yüzünden olabileceğini gösteriyor. şöyle ki, ratzinger göreve gelir gelmez eski papa'nın polonyalı ekibini kovup kendi alman ekibini getirmiş. bu yüzden şu anda vatikan'da islam uzmanı olan kimse yokmuş. regensburg konuşmasını kontrol edecek olan kardinal de, birkaç gün önce kovulduğunu öğrenmiş olmanın kızgınlığı ile, konuşmaya hiç göz atmadan güzel olmuş diyerek ratzinger'e vermiş. ratzinger de önündeki kağıdı okumuş.

* rum patrikhanesi'nde basın ve halkla ilişkilerden sorumlu papaz ile söyleşi yapıyoruz. söyleşi bir noktadan sonra sohbete döndü. türkiye'de rumlar'ın toplumsal yaşama katılımı üzerine konuşurken, tkp'nin kurucuları arasında rumlar da vardı" dedi, ben de açılan bu kapıdan hop diye atladım; "zaten tip'in kurucularından bazıları da rum değil miydi?" diye. "evet, tip'in kurucularından biri de bendim" dedi, gözlerimin faltaşı gibi açıldığını görünce de "ben biyoloji ve kimya okudum, 62 yaşında papaz oldum" dedi. ağzım uzun süre kapanmamacasına açık kaldı.

* türkiye'de çoğunluk, bu ziyaretin neden şimdi gerçekleştiği ve sezer'in ratzinger'i davet ettiğini anlamamış durumda. birinci sorunun yanıtı şu: türkiye programı regensburg konuşmasından önce belirlenmişti, bu konuşmanın yarattığı gergin atmosferden sonra türkiye ziyaretinin iptal edilmesi, papalık'ın geri adım atmasından öte, dünyaya bu gerginliğin kalıcı olduğu mesajını verebilirdi. bu yüzden ratzinger programını bozmadı. ikinci sorunun yanıtı ise, katolik ve ortodoks kiliseleri arasındaki diyalogun sürdürülmesi için, sezer ratzinger'i davet etmese, bartholomeos edecekti; hem de ekümenik sıfatı ile. ondan sonra türkiye cumhuriyeti, varolan resmi politikasıyla pirincin taşını ayıklamakta çok zorlanırdı.

Perşembe, Kasım 23, 2006

öseyeme götümü ye!

çalıştığım yer için bir yükseköğretim raporu hazırlıyorum. çalıştığım yerde, türkiye'deki üniversiteye giriş sisitemini bilmeyen ve doğal olarak son günlerde kopan katsayı yaygarasını anlamayan insanlar çalışıyor. onlara anlatabilmek için ösym'nin web sitesine girip bütün verileri toplamaya başladım.

ortalıkta uçuşan sayılar ve bu sayıları hesaplama yöntemleri, tek kelimeyle inanılmaz. örneğin ortaöğretim başarı puanının hesaplanması formülü -4 sayfalık bir açıklama var-. sonra, yaptığınız soru sayısına göre geçtiğimiz yıl olsa idi alacağınız puanın hesaplanması. formüller, sayılar, hepsi işte bu sitede.

bu sitenin bana söylediği şey, bu işin kendi içinde kocaman bir endüstriye çoktan dönmüş olduğu, ve bu sistemin uzun bir süre daha iyisi ile değiştirilemeyeceği. iyi zamanda okumuş, iyi zamanda atlatmışım bu işleri. bu çağın liselilerine yazık.

rapora ne mi yazacağım? 4 sayfalık açıklamayı ve o nobellik formülü verip "araştırmaya devam etmemi istiyor musunuz?" diye soracağım.

Çarşamba, Kasım 22, 2006

robert altman öldü

kendisi bağımsız amerikan sinemasının mühim adlarından biriydi. sistemi çok iddialı kalıplar kullanmdan deşifre eden, insanların yaşamlarının birbiriyle kameranın gözünden çakıştığı güzel filmleri vardır. filmleri kalabalıktır, bir sürü insan, bir yerden bir yere gider, dolaşır, görünür.

hemen her alan 'giydirmişliği' vardır. militarizmle dalga geçtiği M.A.S.H. ile hız alan serüveni, hollywood ile uğraştığı the player, moda endüstrisi ile uğraştığı pret-a-porter, country müzik sektörüne baktığı nashville, amerikan tarzı yaşama baktığı short cuts gibi filmlerle devam etti.

amerikan bağımsız sinemasının onun açtığı yoldan ilerlediğini söylemek abartı olmaz. siz de, henüz altman'a vakıf olmadıysanız, yukarıdaki filmlerden biri ile başlamanızı öneririm.

Salı, Kasım 21, 2006

odtü: eski üniversite, şimdi ticarethane

odtü çağdaş dans topluluğu, dokuz yıldır odtü'de bir festival düzenliyor. uluslararası çadaş dans topluluklarının da katıldığı, ünü çoktan kampus dışına taşmış bir festival.

geçende 'iş icabı' beni ziyarete geldiler. 'üniversite sizi destekliyor mu?' diye sordum. desteklemek ne gezer, kendi kültür ve kongre merkezi'ni bu işi yapan öğrencilere kiralıyormuş. kendi üniversitesinin öğrencilerine.

paralı üniversiteye hayır diyemedim ben hiç; çünkü -burslu olsam da- paralı bir üniversiteden mezun oldum. hatta şu andaki düşüncemle, üniversitelerin cüzi miktarlarda da olsa, kendi ekonomik ve dolayısıyla siyasi bağımsızlıklarını koruyabilmeleri için paralı olmasını savunabilirim. ancak yukarıda verdiğim örnek, ticarethane zihniyetinin nerelere kadar uzanabildiğini gösteriyor: paralılaşmanın da böyle bir tehlikesi var. benim aklım hakikaten durdu. senin üniversiteni uluslararası platformlarda tanıtan böyle bir 'sivil' etkinliğe o salonu vermemen için gözünün çizgi filmlerdeki gibi dolar işaretleriyle kaplanmış olması gerekir. bu kadar sığlık, böyle bir akıl noksanlığı, odtü'ye yakışmıyor. yakışmaz idi. eskiden.

ankara-istanbul

ankara'da bir süre daha geçirdikçe, istanbul ile ayrıştıkları diğer noktaları da keşfediyorum.

en büyük sorun, adam gibi bir radyo kanalının olmaması. en iyisi dedikleri radyo odtü bile, rezilden hallice bir yayın yapıyor. açık radyo'nun bir istisna olduğunu biliyordum, ama radyo eksen kıvamında bir radyo da çok zor olmasa gerekir. radyo odtü ise, belki arada bir güzel bir rock parçası çalar diye beyhude zaman harcanılan bir kanal.

ankara'nın bir vejetaryen için cennet olmadığını biliyordum; ama ev yemeği yaptığını söyleyen, güzelce dekore edilmiş yerlerin yemek kalitesi, isyan bayrağı açtıracak türden. ankara'da yerleşik kitlenin yemek kültürü olmaması şaşırtıcı değil. sonuçta kendi burjuvazisi olmayan, şehrin en kaliteli kitlesinin diplomatlar olduğu -onlar da ne anlar akdeniz mutfağından-, zevksiz ve çapsız ancak paralı insanların lokantaların temel müşterisi olduğu bir yerdeyim.

ağzının tadını bildiğini iddia edenler, zenger paşa konağı gibi yerlerde bol turistik atraksiyon eşliğinde ikinci sınıf kebap yiyor, ev yemeği tercih edenlerse, yemekleri birbirinden beter, mantar gibi yerlere gidiyor. benim için kötü mü oluyor, hayır. evde yemek repertuvarımı geliştiriyorum. param da cebimde kalıyor. ama yine de düpedüz kötü olan yerlere birilerinin 'iyi' demesi sinir bozuyor.

sanki bu ülkede farklı bir şey olabilirmiş gibi.

Cuma, Kasım 17, 2006

şemdinli devam ediyor

bugünkü yeni şafak gazetesi, haklı bir başlık kullanmış, "şemdinli'den daha ağır itiraf" diye. türk silhalı kuvvetleri'nin yüce mensupları, kendi yurttaşlarını dinleyip bombalamak amacıyla bir hacker ile temasa geçmiş. ordumuzun yüksek teknoloji kullanması göğsümü ne kadar kabarttı bilemezsiniz. ne o, şemdinle'deki gibi, adamın eline bomba verip yollanır mı, ne kadar acemice. yaptın mı böyle yapacaksın. önce bilgisayar ağlarına girip tüm ayrıntılarını öğreneceksin, ondan sonra bombalayacaksın. mossad'ın yaptığı gibi.

mossad demişken, hacker'ımız yunus harputlu'nun bilgileri verdiği binbaşı, o bilgileri üç israilli'ye teslim etmiş.

yeni şafak olayı atabeyler'e bağlayarak hafife almış. atabeyler çetesi ne ki, bu işin altında daha büyük bir çete var. liderlerinin suçüstü yakalanan üyelerini "tanırım, iyi çocuktur" diyerek kanatları altına aldığı, türkiye'nin en iyi silah stokuna sahip, herkese korku salan, konumunu kaybetmemek için gözünü budaktan sakınmayan bir çete. yaka silksek de, onların şefkatli kolları altında yaşamaya mecbur bırakılıyoruz. müşfik mafya babaları, bizi koruyorlar.

Çarşamba, Kasım 08, 2006

ecevit'in cenazesi

kör ölünce badem gözlü olurmuş. acaba ölüye saygı, nasıl bir mitolojik kökenden geliyor? yoksa yalnızca yanıt hakkı yoksunluğundan kaynaklı suskunluk mu? yoksa ikisinin bileşimi mi? bu dünyadan gidenler ile tek yanlı iletişime geçmenin ayıp olduğunu neden düşünüyoruz acaba?

tabii, bir yandan onlar hakkında konuşmazken, bir yandan da cenaze ve cenazedeki kalabalık üzerinden bir siyasi hesap yapmak da olası. yukarıda sözünü ettiğim, ölüler dünyası ile bizim dünyamızı ayıran çizgilere gösterilen özen, bir anda tuzbuz oluyor. ama 'konuşmak' hala büyük ölçüde tabu iken, cenazeyi sömürmek daha hoşgörülebilir oluyor. çünkü ilki, tabu eşiğini aşmış durumda. bir tür dokunulmazlık kazanıyor. rasyo ile ilişkisini zayıflatma hakkı veriliyor ona, toplumsal 'anlayış' tarafından.

cumartesi günü cenazeyi göreceğiz. büyük olasılıkla akp'nin protesto edileceği bir siyasi gösteriye dönüştürülecek. sanki akp'nin varlığı ile ecevit'in ölümü arasından doğrudan bir bağ varmış gibi.

Salı, Ekim 31, 2006

kürt anneleri ikna turu

bugünkü hürriyet ve sabah gazetelerinde manşetten giren haber: askerler, oğulları dağda olan kürt anaları ile konuşup onlardan oğullarını dağdan inmeleri için ikna etmelerini istiyormuş. birkaç gün önce 'teröriste af yok' diyen bu silahlı kuvvetler değil miydi? basına ayarı verip sonra çaktırmadan örgüt ile uzlaşı noktaları arayarak bu işi çözümlemeye kalkmanın tabii ki kötü bir tarafı yok. hatta türkiye'deki milliyetçi havayı da tatmin etmek için, bu stratejinin iyi bile olduğu söylenebilir. ancak yine de benim gibi insanlar, bu acul ikiyüzlülük karşısında tiksinmekten alamıyor kendini.

ancak, görünen o ki, kapalı kapılar ardında bir hareketlenme başlamış durumda. iyi tarafım diyor ki, halkın milliyetçi duygularının eritilmesi için böyle bir 'spin' verilmiş olabilir. düz ovaya giden yol, mayınlardan arındırılmış olabilir.

Cuma, Ekim 27, 2006

kylie minogue'un kostümleri ve sanat


kylie minogue'u oldum olası güzel bulurum. işin ilginci, niye güzel bulduğumu da bilmem. ilk bakışta, belirli bir estetik çıtayı aşmış herkese sıradan, hatta kısmen zavallı gelebilecek bir hali vardır. kısa boyu ile soyunduğu seks sembollüğü, sanki beyhude bir çaba gibidir. uzaklardan bir yerden uzun boylu arka sayfa güzellerinin arasına tırmanmaya çalışır gibidir. işin daha da ilginci, ona bakınca, inşa edilmiş bir güzellik görmemek olası değildir.

basit bir açıklaması, erkeğin içindeki avama hitap ediyor olma olasılığıdır. daha karmaşık bir açıklama ise, erkeğin aradığı 'sağlam' kadına benziyor oluşu olabilir. avustralyalı oluşun etkisi midir, bilinmez; minogue'un kırılmaz bir hali vardır. düşse ağlamaz, kalkıp gülerek devam edebilir -gibi gözükür. yaşadığı göğüs kanserinin bende uyandırdığı saygı da olabilir.

minogue'un sahnede giydiği giysiler, fotoğraflar, sesler ve videolardan oluşan bir 'retrospektif' sergi, londra'daki victoria and albert müzesi'nde şubat ayında açılıp haziran'a kadar açık kalacakmış. müze, moda sergilerine evsahipliği de yapan bir yer olsa da, guardian'da bugün rastladığım yazı, serginin sanatsal içeriği hakkında düşündürdü beni. yazar, sanatın 'kitlelere inmek için uyguladığı taktikler'den söz etse de, aslında böyle bir sergi, başka bir şeye karşılık düşüyor.

aynı yazıda sözü edilen, tracey emin'in "yatağım" adlı yapıtı, 1999'da ortaya atıldığında ingiltere'de bir hezeyan dalgası yaratmayı başarmıştı. kamusal/özel alanı kadınlık ve sanatçılık kimlikleri üzerinden tartışmaya açan bu iş, sonuçta manzoni'nin 1961'de kavramsal sanat adına 'sıçtığı' işin çok da karmaşık olmayan bir çeşitlemesi.

manzoni'nin yaptığı, içine sıçtığı onlarca kavanozu paketleyip üzerine ingilizce ve italyanca "yüzde yüz hakiki sanatçı boku" yazıp onları sergilemekti. emin'in sergisindeki prezervatifler ve doğum kontrol hapları, dışkıdan daha zayıf bir gerçekliğe, hatta aslında bir olmayana, oldurulmayana denk düşüyor. ancak emin'in işinin, manzoni'ye referans verilmeden yargılanması haksızlık, hatta belki de ahlaksızlık. bu yüzden kavramsal olarak zayıf kalmaya mahkum, emin'in işi.

oysa minogue'un bir 21ç yüzyıl 'celebrity'si olarak yaşamının açılması, kavramsallaştırmaya daha açık, daha çok bakir kavramsal alan taşıyor kendi içinde.

şimdi, bunların hangisi daha iddialı bir sanat yapıtı? emin'in yatağı mı, minogue'un sahne arkası mı?

Pazartesi, Ekim 16, 2006

büyükanıt yine konuştu

namlı 'kürtkıran' mehmet ağar'ın geçtiğimiz hafta "dağda silahla dolaşacaklarına düz ovada siyaset yapsınlar" sözü, genelkurmay başkanı'nca 'uygun' biçimde yanıtlandı. büyükanıt, "anaların feryadını duyduğunu söylüyor. herhalde cumartesi annelerinin feryadını kastediyor." demiş. şimdi, bölücülük dedikleri bu değilse nedir? eğri oturup doğru konuşmanın zamanı geldi. "bölücülük" sözünü ağzından düşürmeyenler, doğu topraklarındaki insanlara ayrımcılığın hasını on yıllar boyunca uygulamadı mı?

Cuma, Ekim 13, 2006

iki ödül, bir gazete

yıllar önce, 12 eylül faşist rejiminin etkisinin bugünkünden daha fazla hissedildiği günlerde, ülkeyi yönetenler, atatürk barış ödülü diye bir ödül verme kararı almışlardı. 1986 yılında, ilk ödülü nato eski genel sekreteri joseph luns’un almasına bakılırsa, ödülün kimler tarafından hangi motivasyonla verilmeye başlandığı ortaya çıkar. ödülü alan dördüncü kişi, darbeci general kenan evren olmuştu. başka ülkelerde hapse atılan darbecileri biz ödüllerle besliyoruz, bunun da kılıfı ‘atatürk’ adı oluyor.

neyse, konumuz bu değil. iki yıl sonraki ödül de nelson mandela’ya verilmişti. kenan evren ve nelson mandela’nın adını aynı yerde görürseniz nasıl bir tepki verirsiniz? türkiye, bu ucubeyi de başarabilen bir ülke. biri işkenceci bir general, diğeri işkencelerden geçmiş, ama ülkesinde ırkçılığa karşı mücadelesiyle ayakta durmuş bir savaşçı. mandela da bu tuhaflığı görmüş olmalı ki, türkiye’deki insan hakları ihlallerinden dolayı ödülü reddetti.

bir gün sonra, 'hürriyet’in manşeti, “çirkin afrikalı” idi. mandela gibi tüm dünyanın saygınlığını kazanmış bir dava adamına böyle fütursuzca bok atabilen, ırkçı bir gazeteden söz ediyoruz.
bunu yapabilen gazetenin orhan pamuk’un nobel ödülü’nü kazanmasını kutlamayı beklemek anlamsızdı. ancak ertuğrul özkök’ün her yanından sinsilik damlayan o klasik cümlelerinin tarihsel arka planını anımsamak da şart.

bu yüzden, ümit kıvanç’ın iki yıl önce http://www.haysiyet.com/ da yazdığı bir yazıyı alıntılamak ihtiyacını hissettim. onları sunmadan önce, atatürk barış ödülü'nü anımsatayım. 2000 yılında çöpe atıldı. ama 'hürriyet', işlevini yerine getirmeye devam ediyor:

hürriyet, devlet bu toplumu nereye yönlendirmek, nasıl sürüklemek ve yönetmek istiyorsa bunun gereğini yapmaktır.
hürriyet, "kıbrıs davası"nın, devletin gizli bir planına dayanan gizli örgütlenmesi ve faaliyeti olmaktan çıkarılıp "millet"e benimsetilmiş bir "dava" haline getirilmesidir.
hürriyet, milliyetçi hezeyanların kışkırtılmasıdır.
hürriyet, devletten bahsederken "biz" demektir.
hürriyet, türkiye'yi devletin türkiye'si saymaktır.
hürriyet, devletin derinliklerinde yapılan gizli hesapların gereklerini halk diline tercüme etmektir.
hürriyet, emin çölaşan'dır.
hürriyet, otuz küsur kişinin öldürüldüğü, mahkûmların canlı canlı ateşe verildiği bir operasyonu "devlet girdi" diye sunmaktır.
hürriyet, sendikasız, güvencesiz işçilerin, yoksul köylülerin, köyleri boşaltılmış, aç açıkta kalmış insanların, büyük şehir varoşlarında çöp toplayan çocukların görünmediği bir tablodur.
hürriyet, yoksulluğun, işsizliğin sözünün edilmediği, bunlardan sözetmeye kalkışanların alay konusu edildiği bir görmemişler eğlencesidir.
hürriyet, yoksunların, iktidar sahibi olmayanların âdeta aşağılandığı, neoliberal şımarıklıkların, küstahlıkların "lifestyle" ambalajıyla gözümüze sokulduğu, sonradan görmeliğin hakikatin keşfi kılığına büründürüldüğü bir elitler âlemidir.
hürriyet, yönetici gazetecinin kendine hayranlığı ve narsisizminin bir tarz olarak geçerli kılındığı, bu tarza uygun gazetecilerin, yazarların yetiştirildiği bir kolejdir.
hürriyet, ayşe arman'dır.
hürriyet, gazetecilik mesleğinin tanımında yeralan temel ölçütlerin havaya uçurulmasıdır.
hürriyet, gazeteciliğin aslî itici güçlerinin yerine bambaşka amaçların geçirilmesi, gazeteciliğin meşruiyet kaynaklarının gazetecilik dışında bambaşka alanlarda aranmasıdır.
hürriyet, gazeteciliğin, genel olarak güçlünün, özel olarak "mal sahibinin" emrine verilişinin manifestosudur.
hürriyet, ertuğrul özkök'tür.
hürriyet, sadece para değil iktidar peşinde de koşan, tekelci bir işadamının "amiral gemisi"dir.
hürriyet, "büyük gazete"dir.
hürriyet, aydın doğan'dır.
hürriyet, türkiye'de "mühim işlerin" nasıl döndüğünü anlamak isteyen birinin ilk elde incelemesi gereken veri topluluğudur.
hürriyet, türkiye'nin egemen düzeni, resmî kültürü ve yerleşik, yaygın saplantıları, takıntıları, ergenlik belirtileri, olmamışlıkları, kompleksleri konusunda ana kaynaktır.
hürriyet, türkiye'de yaşayan insanların, eğer insanca yaşamak istiyorlarsa değiştirmek zorunda bulundukları her şeydir.
evet, doğru, bu anlamda hürriyet, sadece bir yüzüdür, ama türkiye'dir, hürriyet, sadece bir yüzüdür, ama yaşamdır, hürriyet, adının ifade ettiği veya çağrıştırdığı şeylerle birlikte anılamayacak ne varsa odur.

pamuk ve nobel 2: milliyetçilik = zevzeklik

arslan bulut, yeniçağ: melankolik olan, yaşadığı şehrin ruhu değil yazarın kendisi! kültürlerin çatışmasında semboller bulduğu doğru da birleşmesi için bir çabası yok! yazar, içinde doğduğu kültürü aşağılayan romanlar yazmış, hepsi bu! "benim adım kırmızı" demiş! kırmızı, osmanlı zamanında yahudileri sembolize ediyordu. sembol dedikleri bu ve benzerleri!

ruhat mengi, vatan: evet sonunda bir nobel’imiz olması sevindirici ama maalesef ben bazılarını pek kızdıracağını bilsem de “ne pahasına” sorusunu sormadan edemeyeceğim. tv’lerde konuşan ve “bugüne kadar daha çok siyasetimizle ilgileniyorlardı ama nihayet edebiyatımızla ilgilendiler” diyenlere de gülmeden geçemeyeceğim.

orhan pamuk’un sadece edebiyatıyla ilgileniyorlarsa ödülü neden geçen yıl vermediler?

özdemir ince, hürriyet: pamuk sıradan bir yazardır, ödül türk edebiyatına değil, orhan pamuk'a verildi. türkiye satışa çıkarılmıştır, türk tarihi açık arttırmayla satılmıştır. açık arttırmanın en sıfır noktasında satılmıştır; bundan utanç duyuyorum.

Perşembe, Ekim 12, 2006

orhan pamuk ve “makul çoğunluk”

orhan pamuk, nobel edebiyat ödülü’nü aldı. bunu televizyondan duyduğumda, bir türk’ün mü, yoksa bu ülkenin hain ilan ettiği bir başka yazarın mı nobel almasının getirdiği hazdan dolayı kıvanç duydum, bilmem; ama hasan şaş’ın brezilya’ya attığı goldeki gibi hissettim, yıllar sonra. belki de öyle bir şeydi; değirmenlere mızrak sallayan biri, değirmenin tekini devirmişti.

sonra hürriyet gazetesinin web sitesine girdim. bu gazetenin web sitesinin okuyucu yorumları, ortalama türk hakkında az çok bir veri sunuyor. benim göz attığım öğleden sonra saatlerinden 280’den fazla yorum vardı, yalnızca 22’si, pamuk’u kutlar ya da destekler içerikteydi. kalan “makul çoğunluk”, pamuk’un bu ödülü “vatanını satarak” almış olduğunu düşünüyordu. aralarında pamuk’un romanlarını okumaya kalkışanların hepsi, anlamadığını hiç mahcubiyet duymadan itiraf ederken, nobel’in siyasete alet olduğunu söyleyenler, bu ödülün veriliş mekanizmasının nasıl işlediğini bilmediklerini dahi söylememekte beis görmüyorlardı.

birkaç yoruma göz atmakta fayda var:

burak demircan: sen türklere küfret, hakaret et, kötü herhangi bir şey söyle; istersen seni papa bile yaparlar.yeter ki bu yola baş koy.
halil düzgün:
her geçen dakika bu ülkenin üzerindeki kara bulutları artırmaya ve şiddetli fırtınalar koparmaya çalışıyorlar. biz türkler daha önce bir kere kurtulduk; zamanı geldiğinde ikinci defa da kurtulma başarısını gösterebilecek güce sahibiz. bu arada orhan pamuk; bu dalda bu ödülü alan ilk türk değil benim için. çünkü bu düşüncelere sahip bir insan türk olamaz.
emin tunalı:
ilk önce fransız parlamentosu ermeni yasasını kabul etti,sonra da yazar bozuntusuna nobel edebiyat ödülü. bunlar bir komplonun mozaik taşlarıdır.
burçin çiçek:
hainlere ödül veren düşmanlarımız sakın unutmasınlar ki türk milleti ilelebet payidar kalacaktır. artık uyanma zamanı millet. kanmayın bunlara.
bertan canderoğlu:
uluslararası bir ödüle, liyakate sahip olmanın tek yolu kendi ülkeni kötülemekten aşağılamaktan geçiyor. bunu anlamayanlar varsa hiç boşuna uğraşmasın; bu saatten sonra hiç anlayamazlar.

bu mesajları atanların çoğunun mhp’li olmadığını tahmin ediyorum. ama asıl korkutucu olan da bu. bu ülkede faşist olmak, ‘norm’ haline geldi. 6-7 eylüller, kanlı pazarlar, bu tür insanları gazlayarak yapıldı bu ülkede. şimdi aynı insanların şu politik atmosferde ağza düşecek armutlar gibi pişirildiğini görüyoruz. “makul çoğunluk” denilen de bu zaten: egemenlerin işlerine gelmeyen konularda kullanabilecekleri, istedikleri zaman ise kış uykusuna yatırabilecekleri destek gücü. türkçesi ile söylersek, halk.

‘vatan hainliği’ konusunda ise nazım hikmet son sözü söylemişti zaten.

Çarşamba, Ekim 11, 2006

ankara-istanbul

ankara'ya geri döneli altı hafta oldu. nerdeyse beş yıllık ayrılıktan sonra, değişmiş olduğunu gördüğüm bazı şeyler şunlar:

* eski memur/öğrenci kenti, 'tüketici' adlı yeni sınıfın egemen olduğu bir şehre dönüşmeye başlamış. ben istanbul'a taşınırken, metro, hosta, real gibi tek tük alışveriş merkezleri vardı, onlar da şehrin epey dışındaydı. bunun tek istisnası beğendik idi. şimdi alışveriş merkezleri şehrin içine doğru gelirken, şehir de dışarılara kaymaya başlamış. yani, bir tür kucaklaşma sözkonusu.

* melih gökçek’in frapan zevki, şehre damgasını vurmaya başlamış. bunun yalnızca gökçek ile bir ilgisi yok. onun zevksizliği yalnızca bir sonuç. bu zevksizliği besleyen damar ise, ankara’ya yerleşenlerin genel beğeni anlayışı. düşünüyorum da, şehrin alman plancılar tarafından biçimlendirilmesinin, ankara’ya göç edenlerin şehirler ilişkilerini getto denklemi üzerinden kurması ile bir ilgisi var mı?

* tüketici sınıfının oluşması ile birlikte, emlak anlayışı, çılgın bir rantçılıkla birleşmiş. şu anda istanbul’da olmayan bir arsa paylaşım kavgasının ankara’da olduğu söylenebilir. ne de olsa istanbul’un genişleyebileceği bir yer kalmadı; ama ankara’nın dört yanı hala bakir. neoliberalizm, ankara2ya biraz geç de olsa gelmiş. türkiye denklemleriyle birleşince de, tanıl bora’nın belirlediği gibi, ortaya bir “taşrapol” çıkmış.

* şehirde yeni cazibe merkezleri türemeye başlamış. yüzüncü yıl civarının öyle olduğunu söylüyorlar. konutkent zaten öyle olma eğilimi gösteriyordu. benim de oturduğum yıldız, adamakıllı gelişmiş. tek bilmediğim, doğu cephesinde neler olduğu. bir zamanlar “doğukent” diye bir ölü proje vardı. acaba benzer projeler orada yürüyor mu?

* trafik adamakıllı sorun olmuş. yalnızca trafiğe çıkan araç sayısı değil, bu araçların arasındaki cip sayısı da inanılmaz artmış. istanbul’a o kadar laf etsem de, ankara’nın görmemiş zenginleri bir başka oluyor.

değişmemiş olan bir şey var: iki, belki de daha fazla ankara’nın yaşamı, birbirinden kalın çizgilerle ayrılıyor. güney ile kuzey, her zamanki gibi, kızılay’dan itibaren ayrışıyor. sanki kızılay’da görünmez bir berlin duvarı varmış gibi. istanbul’un kaotik, renkli ama bir o kadar da yıpratıcı içiçeliğinden sonra; buradaki ‘urban segregation’, insana tuhaf geliyor.

burada kendime sorup durduğum bir soru var: hangisi daha ahlaki? varsıl ile yoksulun istanbul’daki gibi gerilimli biraradalığı mı, yoksa ankara’daki gibi gerilim ve kesişim hatları net biçimde belirlenmiş bir şehir yaşantısı mı? ilki demek, ya da ikincisini seçenleri küçük burjuva konformizmi ile suçlamak, kolaycılık gibi geliyor bana. yine de, böyle bir sorunun kolektif bir yanıtı olamıyor sanırım. ya da öyle bir yanıt verilecekse, bu, sorunun başka sorularla desteklenmesi ile mümkün olsa gerekir.

sonuçta, kesin olan bir şey var: ankara’da yaşam daha dingin, ‘durgun’ da diyebilirsiniz, ve daha az gergin. en azından, istanbul’daki gibi bir şehir gerilimi sözkonusu değil.

islamcılar ve jet-ski

hürriyet dün yeni bir yazı dizisine başladı. ismailağa cemaatinin önde gelen isimlerinden cüppeli ahmet hoca'nın tatil sefaları, gazetede fotoğraflarla ifşa ediliyor. bu akşam da arena'da görüntülere yer verilecekmiş.

ertuğrul özkök, dün yazdığı yazısında gardını baştan almış: "(...)diyorum ki, eliniz, 'yine 28 şubat servisleri başladı' cümlesine gitmeden önce, vicdanınıza gitsin." klasik ertuğrul özkök hamlesidir; gelecek gardları öngörüp, bildik 'vicdani' ve 'hamasi' cümlelerle bunun önünü baştan kesmeye kalkışmak.

ancak, hürriyet'in kirli sicilinin bizi düşürdüğü şüpheyi bir tarafa bırakırsak, bu fotoğrafların yansıttığı dünyayı sorgulamak, fotoğrafların gerçekliğinden ya da siyasi bağlamından bağımsızlaşıyor. islamcılar'ın zımni de olsa kabul etmesi gereken bir gerçek var ki, turgut özal'ın başa gelmesinden sonra yapılan açılımlarla, 'anadolu kaplanları' denilen sermaye türü, dışarıyla tanıştı. bu açılımlar, ekonomik bağlamda karşılığını buldu ve bu tür şirketler, şehirli holdinglere karşı ciddi birer ekonomik rakip olmakla kalmadı; türkiye'nin 'merkezinde' olmayan siyasi görüşlerini de saklama gereksinimi olmadan, açıkça savundu.

gerek refah partisi'nin kazandığı seçimler, gerek ardından gelen gerilim ve 28 şubat, bu ‘sınıfsal’ çatışmanın politik tezahürleri olarak okunabilir. aynı mantıkla, akp’nin seçim kazanması, bu kavganın, türkiye’nin muktedirleri tarafından yapılan sert müdahalelere rağmen, bitmekten çok uzak olduğunu gösterdi.

özal dönemiyle birlikte yalnızca yeni bir sınıfın oluşumu başlamadı; tüm toplum, aynı zamanda yeni bir tüketim kalıpları dizgesiyle tanıştırıldı. geçtiğimiz yirmi yıl boyunca serpilen siyasal islam ve arkasındaki ekonomik aktörler de aynı tüketim kalıpları ile müşerref oldular. katıksız bir sosyolojist perspektiften bakılınca, herhangi bir siyasal islamcı’nın bu tüketim kalıplarından kaçabilmesi olanaksız, bu yüzden de cüppeli ahmet hoca’nın sunduğu gibi görüntülerin ortaya çıkması doğal. ancak burada atlanmaması gereken bir nokta var ki, o da siyasal islam’ın büyüyüşünde her zaman önemli bir motif olagelen ‘ahlâk’ parametresi.

akp’nin başa gelmesinde yolsuzluklara bulaşmamış olmasının yanı sıra, siyasal islam etiketinin getirmiş olduğu, türk toplumuna içkin bir ‘ahlâklılık’ da vardı. ancak bu iddianın içinin boş olduğu, “unakıtan”, “ali dibo”, vb. örneklerle görüldü. yine yukarıda belirttiğim nedenlerden dolayı, bu da kaçınılmaz. türkiye’de siyaset yapma biçimi –klientalizm, rant dağıtım ve paylaşım mekanizmaları, vb.- daha makro, neoliberal parametreler ile belirlendiği için, ‘oraya’ gelecek bir siyasi oluşumun bu parametrelere eklemlenmeden siyaset yapması olanaksızlaştırılmış durumda.

tüm bunlar, marksist perspektiften doğal görünüyor: ne de olsa iki farklı sermaye birbiriyle didişiyor. ancak bu resimde asıl tuhaf olan, islamcılar’ın örtülü savaş açmış oldukları ulusalcı argümanların bazılarını içkinleştirmiş olmaları. bunlardan en önemlisi, “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış kitle” olsa gerekir. müteşebbis islamcılar ile onların oy tabanı arasındaki gelir uçurumu, türkiye’deki gelir dağılımı dengesizleştikçe açılıyor. sonuçta, islamcılar da, kendi içlerinde birden çok sınıfa ayrılmanın sancısını yaşıyor. ancak şu ana kadar burjuva islamcılar’ın verdiği tepki, cumhuriyet’in ilk yıllarındaki tepki ile neredeyse aynı: görmezlikten gelip “kaynaşmış kitle” söylemine yaslanmak. yeni şafak ya da zaman gibi gazetelerdeki hemen tüm haberlerde, daha da geneli, gazetenin üzerine kurulduğu dilde, islamcı kitlenin sınıfsal homojenliği, bir önkabul olarak ele alınıyor.

hürriyet gibi gazetelerin bu tür haberleri “servise sunarken” niyetleri yeni bir 28 şubat’a ortam hazırlamak olsa bile, bu haberi aczmendi şeyhi müslüm gündüz haberi ile karıştırmamak gerek. müslüm gündüz “paketi”, kamuoyunda islamcı ahlakı genelleştirilmiş biçimde tartışmaya açmayı hedefliyordu. cüppeli ahmet hoca ise, bu ahlakın yanı sıra, islamcı medyanın bugüne kadar yanıt vermekten kaçındığı başka bir sorunu işaretliyor: zengin islamcılar ve yoksul islamcılar arasında çözülmeye yüz tutan bağlar.

Çarşamba, Ekim 04, 2006

büyükanıt'ın yapması gereken konuşma

sevgili öğrenciler, sayın basın mensupları, değerli katılımcılar ve meslektaşlarım;

bir öğretim yılının daha açılışında bir aradayız. ülkemizin yalnızca savunmasına değil, gelişip kalkınmasına da katkıda bulunacak bireyleri yetiştirmek amacıyla kurulmuş olan eğitim kurumlarımızdan birinde bulunmaktan mutluyum.

(...)

eğitim ve öğretim, hiç şüphesiz ki dogmalara dayalı olamaz. dogmalara dayalı bir öğretim, bilimin temel ilkesi olan şüpheciliği bilerek gözardı eder, yobaz beyinler yetişmesine neden olur. bu nedenle, eğitimin temel amacı, itaat eden değil, itiraz eden dimağlar yetiştirmek olmalıdır. gününün koşullarına göre üretilmiş çözümler ve kotarılmış stratejileri o günün koşullarından bağımsız olarak ele alıp genel geçerleştirmek, dogmacılıktır. dogma, sanılanın aksine, yaşamda din dışı alanları da kapsamaktadır. bize düşen, dogmanın karşısına sorgulayıcı bakışla çıkacak öğrenciler yetiştirmektir.

sevgili öğrenciler, sayın konuklarımız;

son dönemdeki bazı gelişmeler hakkında sizleri bilgilendirmek, düşüncelerimi sizlerle paylaşmak isterim:

türk silahlı kuvvetleri, türkiye'nin avrupa birliği üyeliği yolunda bir engel olarak gösterilmek istenmektedir. böyle bir yorumun gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. tersine, avrupa birliği standartlarına ayak uydurmak için en çok çalışan kurumlardan biri olmayı hedef olarak önümüze koymuş durumdayız. bu hedefin bir sonucu olarak, tüm harcamalarımızın kamu denetimine açılmasını hükümetten talep ediyoruz. ayrıca, türk silahlı kuvvetleri'nin siyasi yaşamdaki, geçmişe dayanan ağırlığını ortadan kaldırmak için elimizden geleni yapacağımızı da belirtirim. hatta bu, duymakta olduğunuz, siyasi gündeme değinen son konuşmam olacaktır. silahlı kuvvetler'in silaha dayanan gücü ile siyasetçiler üzerinde baskı kurduğu günlerin geride kalmış olduğunu tüm samimiyetimizle göstermeyi istiyoruz.

sayın konuklar, sevgili öğrenciler;

bu vesileyle bir konuya daha değinmek istiyorum. türkiye cumhuriyeti tarihinin bazı dönemlerinde, türk silahlı kuvvetleri, yönetime el koyarak türlü uygulamalarda bulunmuşlardır. 27 mayıs 1960'ta başlayan bu gelenek, son örneğini, 12 eylül ile vermiştir.

son askeri müdahaleyi takiben, yüz binlerce insan haksız yere tutuklanmış, işkence yaygınlaşmış, yasadışı infazlar gerçekleştirilmiş, yasakçı bir zihniyet tüm toplumun tepesinde türlü kurumlarıyla demokles'in kılıcı gibi sallandırılmış, tüm toplum müdahaleyi izleyen yıllar boyunca düşünsel bir cendere altına alınmıştır. bu müdahaleyi yapanlar, benim de layıkıyla taşımaya çalıştığım rütbeyi kirlettikleri için utanç duymalıdır. hep birlikte utanç duymamız gereken başka bir şey de, bu müdahalenin tüm izlerini silememiş olmamızdır. bunun en çarpıcı örneği, hala varlığını sürdüren, müdahaleyi yapanların yargıdan muaf tutulmasını sağlayan geçici 15. maddenin kaldırılmamış olmasıdır.

sayın konuklar ve silah arkadaşlarım, sevgili öğrenciler;

avrupa birliği'nin türkiye'nin demokratikleşme yolunda önemli bir katalizör görevi göreceğini ve atatürk'ün önümüze koyduğu çağdaş uygarlıklar düzeyine ulaşma hedefiyle ab üyeliği arasında koşutluk olduğunu düşünüyorum. bu nedenle, ab üyesi dostlarımızın bize yönelttiği yapıcı eleştirileri dikkatle ele alıp değerlendireceğimizi de söylemek isterim.

türkiye cumhuriyeti, müreffeh, eşitlikçi, adil bir toplumu oluşturma hedefine günbegün daha fazla yaklaşacaktır. bu hedeflerin arkasındayız, takipçisiyiz ve de olmaya devam edeceğiz. saygılarımla.

Salı, Eylül 12, 2006

fatih çekirge zıplayamıyor

'şehit' ailelerinin angaje konumlarından çıkıp soru sormaya başlaması, iktidarın paçalarını tutuşturmuş olmalı ki, zinde kuvvetlerin tetikçi gazetecisi fatih çekirge'yi devreye sokmuş, hürriyet. çekirge, dünkü hürriyet'teki yazısında başbakan'ın masasının üzerine konan bir 'andıç'tan söz ediyordu. pkk'nin 'şehit' ailelerini kullanıp memleket topraklarında nifak tohumlarını yeşrtmeye çalışacağını söyleyip "bu tuzağa dikkat" başlığını attırıyordu. bugünkü manşette de okay ailesi konuşturulup "bu tuzağa düşmeyiz" dedirttirilmiş. böylece "isyan edecekseniz de haddinizi bilin" mesajı verilmiş. neden?

çünkü şu yeryüzünde egemenlerin korkması gereken birileri varsa, onlar ne zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanlar, ne de gün boyu başlarına bomba yağdırılan halklar. annelerden korkmak gerekir. çocuğunu başkalarının uyuşturucu/petrol savaşında haybeye kaybeden, çocuğuna jandarma tarafından bok yedirilen, çocuğu gözaltında kaybedilen, bilmem kaç yıl sonra kemikleri çocuklarının kemikleri toplu mezarlardan çıkan annelerden.

bu korku yüzünden olmayacak komiklikler de ortaya çıkabiliyor. örneğin çekirge, yazısını şu paragraf ile bitirmiş:

"evet, türkiye bu sinsi plan karşısında önemli bir sınav verdi ve kenetlendi. işte bu yüzden türkiye cumhuriyeti büyük bir devlettir."

haber ile propagandanın içiçe geçmesinin bu kadar yontulmamış, bu kadar acul ve usturupsuz örneğini uzun süredir görmemiştim. yazar, gazeteci, her ne haltsa, okay ailesi ile konuştuktan sonra rahatlamış olmalı ki, türkiye'nin büyüklerinin sıkça kullandıkları yönteme başvuruyor. aynanın karşısına geçip soruyor: "ayna ayna, söyle bana. benim devletimden daha yücesi var mı bu dünyada?"

Cuma, Eylül 08, 2006

şimdi başka anneler konuşuyor

oğlu güneydoğu'daki kirli savaşta öldürülen anneler, bildiğimizden farklı bir dille konuşmaya başladılar. daha doğrusu, ortalığı yaygaraya veren milliyetçilerin sesini bastırdı, annelerin sesleri. milliyetçiler/faşistler kötü yakalandılar. çünkü bu annelere 'vatan haini' demek, 'şehit annesi' mertebesinin kendinden menkul büyüklüğünü bir kalemde silip atmak olur. birkaç gündür gazetelerinde çaresizce kıvırıp duruyorlar.

peki, neredeydi bu anneler? aslında çatlak sesler hep oldu. ama varolan militarist ortamda kendilerine ses alanı bulamadılar. o alanı yaratmaya çalışanların kafasına militarist mekanizma bin bir yöntemle indi. örneğin, tomris özden'i anımsar mısınız? 1995 yılında kimvurduya giden albay rıdvan özden'in eşi. eşinin ölümünden sonra, kürt sorununun şiddetle çözülmeyeceğini söyleyip öldürülmüş bir kürt gerillasının kızkardeşi ile elele tutuşup basına poz vermişti. bu kadarı, memleketim basınına fazla gelmeye yetmişti. hürriyet gazetesi ve emin çölaşan harekete geçti. tomris özden'in ruhsal hastalığı ile ilgili raporlar bulundu, eşi ile ayrılmak üzere olduğu ortaya çıkarıldı ve özden, nihayetinde degrade/ekarte edildi..

ana akım medya, yürütülen kirli savaşa karşı bıkkınlığı bastırmaya artık kalkışmıyor. tabii, bunun nedenlerinden biri, süregiden çatışma ortamının faturasını şu andaki hükümete kesmeye kalkışmak. ancak AKP hükümeti, bu bıkkınlığı demokratik açılımlara itici güç olarak kullanmaya kalkışırsa bu hesabı ters çevirebilir. yok, bugüne kadar uygulana şiddet politikasını devam ettirmeye karar kılarsa, diğer partilere daha fazla benzeyerek, adım adım erir.

Salı, Eylül 05, 2006

milliyetçilikten nasıl kurtuldum?

ne okuduğum kitaplar, ne geliştirdiğim dünya görüşü, ne de herkül millas gibi, sohbet ettiğim akıllı, donanımlı insanlar sayesinde. pek de muhtaç olmadığım milliyetçilik zehrinin damarlarımdaki kandaki son mevcudiyet kırıntılarını, türkiye-isviçre maçında, 'bizim çocukların' ulusal maçları okurken yüzlerinde gördüğüm faşizan, yok yok, basbayağı cinai ifade sayesinde kurtuldum. fatih terim ve yanındaki davut dişli adlı, faşistliği herkesçe bilinen karanlık adamın planları sonucu bazıları baştan hazır olan çocuklar, yeşil sahada faşist katillere dönüştürülmüşlerdi. eminim 16 mart 78'de istanbul üniversitesi'ni bombalayanlarda da, çorum ve maraş'ta aleviler'i acımasızca katledenlerde de aynı yüz ve ruh ifadesi vardı, ne eksik, ne fazla. bir anda 'türk olmak' denilen bağdan sıyrıldığımı hissettim. artık bu iğrenç cinayet şebekesi bozuntularını değil, en azından bir futbol takımına daha fazla benzeyen isviçre'yi tutuyordum.

bu ‘tutum’, birkaç dakika içinde santimantal bir hal aldı. maçın başında alpay'ın penaltıya neden olması ile birlikte havaya sıçrayıp bir sevinç çığlığı attım. maçı evde benimle birlikte izleyenler gözlerine inanamadı. önemli bir andı. benim gibi bir futbol delisinin önce ulusal takımdan, sonra da ‘milli hislerden’ kopuşunu sağlayan güç, takımın başındakiler oldu.

bu hafta malta ile deplasmanda oynuyor türkiye. değişen pek bir şey yok. davut dişli milli takım’dan uzaklaşsa da ortalarda gezinmeye devam edip uygun bir anı kolluyor. fatih terim deseniz, o her devrin adamı, yeniden yükselen değer mehmet ağar’ın hempası. takımda adlarına üzüleceğim oyuncular da var; ama başında böylesi güçlerin, böylesi insanların bulunduğu bir takımı ben tutmam. o yüzden, yarın en iyi olasılıkla tarafsız kalacak, belki de malta’yı tutacağım –ne de olsa onlar daha güçsüz takım-. geçmişin rantını yiyen –ayda 110 bin dolar, yuh!- bu teknik direktör gidene kadar da ‘diğer’den yanayım.

ancak ahmaklık...

her türk asker doğmaz. bazıları uyduruk bir eğitimden sonra asker yapılır; sonra da çatışmaya gönderilip öldürtülür.

"anne biz burada ne yapıyoruz bilmiyorum, elimde silah dolaşıyorum sadece. kimse türkçe bile bilmiyor" demiş asteğmen burak okay, telefonda annesine. "anne, sadece bir kez silahla atış yaptım. her gün 5 kilometre koşmaktan başka bir şey yapmadık. ayaklarım su topladığı için günlerce yürüyemedim. orada ne olacak bilmiyorum" demiş, güneydoğu'ya gitmeden önce. bu cümleler, size bir şeyler anımsatmıyor mu? hani, abd'nin ırak'ı işgalinden sonra abd askerleri birer birer ölmeye başlayınca, bazı abd askerleri de benzeri açıklamalar yapmıştı. keza tarih: vietnam.

annesinin söyledikleri, türkiye'nin kara tablosunun acımasız bir okuması: "(...) 20 yıldır dağlarda yaşamış bir teröristin karşına, eline silah almamış birini atmak terörle mücadele oluyorsa ve sonunda vatan sağ olsun deniyorsa. bu ancak ahmaklık olur."

birileri yurtseverlik ile ahmaklık arasındaki çizginin neden bu kadar inceldiğini soruyor. yanıtını türkiye cumhuriyeti'nin 12 eylül sonrası tarihinde okuyabiliriz.

bilal türkiye'ye döner mi?

bu ülkenin başbakanı, dün "artık şehit cenzazesi istemiyoruz" diyen birine "askerlik yan gelip yatma yeri değil" dedi. oğlu brookings enstitüsü'nde araştırma görevlisi. dönünce nerede askerlik yapacağını, bu sözlerden sonra, artık bütün türkiye merakla izleyecek. belki de dönmez. ben olsam dönmem. yukarıdaki aşağılık cümleyi sarfeden, babası gibi birinin başbakanlık yaptığı, belki de cumhurbaşkanı olacağı bir ülkeye neden dönsün ki?

lübnan’a dörtnala

bugün tbmm’de türkiye’nin lübnan’a asker gönderip göndermemesi oylanacak. 1 mart’taki gibi bir sonucun çıkması çok zor; çünkü hem ulusal, hem uluslararası koşullar farklı. sıralamak gerekirse:

1. ırak’ın aksine, bu müdahalede bm’nin kararını hiçe sayan koalisyon ülkeleri yerine, bm’nin bizzat kendisi var. bunun hangi aşamalar sonucunda sağlandığı, ne kadar ahlaklı bir karar olduğu konusundaki mülahazalar bir yana, görünüm böyle.

2. en önemli, ancak pek değinilmeyen nedenlerden biri, abd’nin ırak’ın işgalinde izlediği politikanın aksine, türkiye’nin lübnan’daki varlığı için yüksek bir profil çizmemesi. neredeyse, “bizim için farketmez, ama katılsanız iyi olur.” çizgisinde bir politika izliyor abd, türkiye’ye karşı. bir de ırak’ın işgali zamanındaki abd müdahaleciliğini anımsasanıza! meclis’ten ‘evet’ çıkmamasının en önemli nedeninin bu olduğu anlamış, dersine çalışmış abd.

3. lübnan’a asker gönderen ülkeler arasında ırak’ın işgali sırasında abd’ye kafa tutan fransa ve berlusconi’yi devirdikten sonra yaptığı ilk iş askerlerini ırak’tan çekmek olan italya var. bu da türkiye’nin lübnan’da abd politikalarına hizmet edeceği yönündeki argümanları zayıflatıyor.

ancak madalyonun diğer yüzünde, “neden bu ülkeler de asker göndermek için birbiriyle yarışıyor?” sorusunun yanıtı var. gelmekte olan büyük savaş için bir prelüd, bir peşrev? abd ve israil iran’a saldırıp ortalık karıştıktan sonra orada olmanın avantajını kullanmak, en yüksek olasılık. ne de olsa petroün akdeniz’e açılması için mühim bir koridorun ortasında yer alıyor lübnan. bir de, eğer suriye ve iran hedef tahtasındaysa, lübnan’ı da ‘aradan çıkartmak’ iyi fikir olabilir.

ne biçim dünyaysa bu, hizbullah’ın meşruiyetini perçinlemesi ve iran’ın nükleer silah üretme kapasitesine bir an önce ulaşabilmesi, abd ve israil’in emperyal çılgınlıklarını dizginleyebilecek etkenlerin başında geliyor. eğer batılılar’ın gerçek amacı hizbullah’a diş geçirmekse, umarım başarısız olurlar.

Pazartesi, Eylül 04, 2006

köprü zammı

herkesin kapıldığı infial dalgasından azat bir yazı, ilk kez bugünkü hürriyet'te mehmet y. yılmaz tarafından kaleme alınmış:

"eğer köprü geçiş ücretleri tek kişinin geçişini ekonomik olmaktan çıkaracak seviyede olursa otomobillerin birer kişiyle trafiğe çıkmalarını önlemek de mümkün olabilir.
bu aynı zamanda kent için trafiğini rahatlatacak da bir çözüm olur."

hislerime önemli ölçüde tercüman olmuş yılmaz. öyle ya, istanbul'un altında araba olan orta-üst sınıfının etkinleneceği bir zammın hesaba katılmayan olumlu etkilerine bakmak gerekirse: ekonomiye katkı, çevre/eksoz kirliliğinin azalması, trafik yükünün azalması...

yurtdışında bir kişilik otomobillerin trafiğe çıkmasını engelleyici türlü önlemler alınıyor: yalnızca sağ şeridi kullanma izni, vb... türkiye'nin de içinde bulunduğu ekonomik durum dikkate alındığında, böyle bir ekonomik caydırıcılık bana son derece mantıklı geliyor.

böyle bir adımın tam ölçekte anlamlı olabilmesi için, toplu taşımanın da verimlileştirilmesi ve insani hale getirilmesi gerekiyor. o da ayrı bir bütçe sorunu; bu yüzden bunun kısa vadede çözülemeyecek bir sorun olduğu kesin.

toplu taşıma yerine otomobillerini kullanmaya devam etmek isteyeceklerin yapması gereken şey, yukarıda sözünü ettiğimi türden önlemlerin alındığı ülkelerdeki gibi, komşuları ile anlaşıp otomobillerini dönüşümlü kullanmak. tüketici mızmızlanması bu konuda haksız. benzine verecek parayı bulanlar, lüks yolculuklarına devam etmek istiyorsa, köprü bedelini de lütfen ödesinler.

Cuma, Eylül 01, 2006

kanlı pişkinlik

hürriyet gazetesinin faustus’u ertuğrul özkök, iki yazısında türkiye’de yaşayan kürtler’e sesleniyor. 30 ağustos’ta, “bu ülkeyi seviyorsanız, pkk’ye karşı ayaklanmanızın zamanı geldi.” babında bir çağrıda bulunuyordu:

“eğer bu ülkede gerçekten bir arada ve barış içinde yaşamak istiyorsak, bunu ispatlamanın, bütünü dünyaya göstermenin fırsatı önümüzde.
ayağa kalkın.
ülkenize, çocuklarınıza, gençlerinize, vatanınıza sahip çıkın.
bu aşağılık güruhun karşısına hep birlikte dikilelim.
sesinizi çıkartın, itirazınızı dile getirin.
göreceksiniz bakın bu alçak insanlar nasıl kuyruklarını bacaklarının arasına sıkıştırıp toz olacaklar.”

özkök’e sormak gereken birçok soru var, hatta bunların başında neden bu gezegende varolduğu bulunuyor. ancak bu çağrıları, mesela 80’lerde köylülere bok yediren, 90’larda kürt köylerini yakan askerler, diyarbakır şehrinin sokaklarında kürt hareketinin önde gelen adlarını ‘avlayan’ özel timciler için neden yapmadığını sormak, faustus’a daha uygun olur sanırım.
bundan iki gün sonraki yazısında, insan hakları derneği üyelerinin kendisine şu soruyu yazılı olarak sorduğunu belirtiyor: “acaba kürtlere tepki göstermeleri için seslenirken, ege’de, karadeniz’de, akdeniz sahillerinde ya da ülkenin herhangi bir yöresinde yaşam mücadelesi veren yoksul kürt yurttaşları hedef haline getirdiğinizi hiç düşündünüz mü?”

bundan önce sarfettiği, türk halkının kürtler’e genel bir garezi olmadığını belirten cümlelerle bu soruyu geçiştirdiğini sanıp tabir-i caizse ‘salağa yatıyor’; “el insaf, yazımdan bu sonuç mu çıkıyor?” diye, pişkince soruyor. ondan birkaç paragraf önce de, “pkk bunca terör olayı yaparken bir tek türk vatandaşı, bu ülkenin bir kürt vatandaşının evinin kapısına işaret koymadı. ülkenin her şehrinden, kasabasından şehit cenazeleri kalkarken, ülkenin tek kürt vatandaşına saldırı olmadı. evi taşlanmadı, canına kastedilmedi.” diyor. radikal’de ismail saymaz’ın haberi ve istanbul’da her gün olan; ama bir türlü gazetelere yansımayan olaylar, özkök’ü yalanlıyor. ama onun derdi yalanlanmak değil. çiller’in vakti zamanında ermeni soykırımını yalanlamak için türkiyeli ermenileri göreve çağırmasındaki faşizan tutum, özkök’ün paçalarından damlıyor.

yarın birileri kapılara çarpı atmaya başlayınca, bu yazıyı anımsayacağız. birileri çıkıp “biz kürtleri terör konusunda duyarlı olmaya çağırmıştık; günah bizden gitti.” deyince, tarihin kara bir belgesini daha anımsamak zorunda kalacağız.

linç kültürü: faşizmin özelleştirilmesi

önce sakarya'da başladı geçtiğimiz yıl. sonra buna türkiye'nin diğer illeri eklenmeye başladı birer birer. izmir, bozüyük, kayseri, samsun, artvin, ordu, izmit, erzincan, ısparta, mersin, kırklareli, tokat, konya... türkiye'nin dört bir yanında vatanı diğerlerinden daha çok sevdiğini iddia eden birileri, gelin şuna düpedüz 'faşistler' diyelim, bunu birilerini döverek tescil ettirmeye çalıştılar. sakarya'da tayadlılar oldu bu; erzincan'da tgf üyeleri.

linç kültürü türkiye'ye yeni giren bir kavram değil. ancak türkiye'nin ve dünyanın değişen koşullarıyla ilgili, ağızda hayli acı bir tat bırakan bir ironi söz konusu burada. eskiden linçin koşullarını devlet belirler, linçi bizzat devletin muhtelif aygıtları yönetirdi. maraş’ta, sivas’ta, çorum’da, daha geriye gidersek kanlı pazar’da, tan gazetesinin basılmasında olanlar, türkiye’de devlet aygıtlarının nasıl çalıştığı konusunda bir ipucu veregeldi.

ancak şimdi durumun farklılaştığını görüyoruz. avrupa birliği üyelik sürecinin dayatmalarıyla türkiye, bir demokratikleşme sürecine girdi; ancak bu demokratikleşme sürecinin toplumsal ortamla koşut işlemesi için gereken koşullar yok. gerek kürt ayaklanması, gerek islam’ın gündelik yaşamda giderek artan etkisi, gerek merkez ile çevre arasında giderek artan gerilim, zaten sağda olan toplumu daha da sağa itti. ancak yasal ve siyasal düzenlemeler, liberalleşen bir toplumu gereksinince; bir boşluk doğması kaçınılmazlaştı.

bu boşluğu ise, eskiden bu görevi verilince yapan faşistler, bu kez kendi inisiyatifleri ile doldurdu. bir diğer deyişle, eskinin taşeronları, şimdi ‘adaletin özelleştirilmesi’ hareketiyle birlikte, ihaleyi aldılar. işin kötüsü, yaptıklarıyla toplumun önemli bir kesiminin hislerine tercüman olmaları.

Perşembe, Temmuz 13, 2006

btc boru hattı

tam da şu anda, ceyhan'da, bakü ceyhan boru hattı açılış törenini dev ekrandan kinayeli gözlerle izliyorum. dünyanın üçüncü paylaşım savaşına hazırlandığı bu günlerde, kodları okumak ve türkiye'nin beyhude iyimserliğini görmek, pek eğlenceli olmasa da...

btc'nin asıl anlamı, ekonomik getirisinde değil. abd ile rusya ve iran arasındaki devasa çekişmenin bir alanı, bu boru hattı. ruslar'ın ortadoğu ve kafkaslar'daki elini yavaşlatmaya yönelik bir hamle olmasının yanısıra, rusya'nın bölgedeki etkinlik çabalarına karşı simgesel bir önemi de var. tevekkeli değil, bu açılış töreninin anti-rus bir gösteriye dönüşeceğini sezen kazakistan cumhurbaşkanı nazarbayev, programa katılmaktan vazgeçti.

projenin türkiye açısından önemine gelince, hükümet bu yatırımın türkiye'ye yılda 200-250 milyon dolar getireceğinin söylüyor; ancak bağımsız kaynaklar bu miktarın yılda 40 milyon dolar civarında olacağı görüşünde. ben petrolün fiyat artış eğilimine bakınca bağımsızlar kadar eli kıt değilim; ancak türkiye'nin dış siyasetine ve ekonomi yönetimine, hatta dekadans halindeki tüm toplumlara özgü o geleneksel iyimserlikten de medet ummuyorum.

başbakan erdoğan'ın konuşmasında herkese mavi boncuk dağıtmasındaki ölçüsüzlük ve hesapsızlık -rusya'ya yeni hat sözü, nükleer lobiye nükleer enerji sözü, vb.-, bana ittihat ve terakkicilerin onmaz iyimserliğini anımsatıyor. o imparatorluğa sonra ne olduğunu anımsayan anımsar.

elveda istanbul

uzun zaman oldu bu blog'a bir şey yazmayalı. bir nedeni zamanın -ve tabii ki istanbul adlı mekanın- acımasızca üzerimde tepinmesi, bir diğeri kendine meşgale yaratmakta eşi benzeri olmayan kendim, ama en önemlisi bu ülkede olup bitenler karşısında ağzı açık kalma durumu idi. benim şaşılası durumlar için üç aşamalı bir kuramım var:

1. nutuk tutulması: açıklamaya gerek yok herhalde. olup bitenler karşısında diyecek söz bulamamak. ee-ee-ee diye kekeleyerek kalakalmak.

2. sıtık sıyrılması: olup bitenlerden sıkılmak, hem de çok sıkılmak, bir yerlere gitmek arzusuyla yanıp tutuşup bunu topluma, şu 'makul çoğunluk' denilen, 'akrep gibi' mahlukata sırt dönmek ve çekip gitmek arzusunun depreşmesi;

3. basiret bağlanması: gidebilecek enerjiyi dahi bulamakak. sıcaktır, bitmesi gereken işler vardır. sevgili vardır. evlenilmiştir; artık çoluk çocuğa karışılmıştır. bir bitki gibi kök salınmıştır -bitkisel hayat-. yapılabilecek bir şey yoktur; artık buradayızdır. yenimiz de yerimiz de daralmıştır; oynayacak alan hiç yoktur, yaşlanmışızdır, yaşamımız da daralmıştır artık.
---
ikinci aşamanın başlarında yakaladım kendimi. ülkenin hallerine nutkum tutuldu, şehirden sıtkım sıyrıldı; şimdi tek yapabileceğim, en azından şehirden ayrılıp, ülkenin sorunlarına dışarıdan bakabileceğim bir iş yapmak. ankara'ya beş yıllık ayrılıktan sonra bu yüzden dönüyorum. 2001'in aralık ayında, biraz özel nedenler, biraz ekonomik kriz yüzünden taşındığım istanbul'a: I've had enough of you. hem iyi hem kötü anlamda.

bir gün istanbul hakkındaki acı yorumlarımı da yazarım. ama şimdilik söyleyeceğim şu: artık kendime ayıracağım zamanım olacak. tabii bu blog'a da. geçtiğimiz yıllar içinde biriken, okuyamadığım birçok kitap var; ankara'daki ilk hedefim, onları su içer gibi bitirmek.

Cuma, Nisan 28, 2006

ruhat mengi'nin köşesi..

uzun süredir ilk kez güzel bir yazıyla dolu. çünkü bu yazı, bir tekzip

halil berktay'ın açtığı davayı gidip de izlemek gerek. ben ne olacağını söyleyeyim mi, dava devam ederken, ruhat mengi, "meslektaşlarım beni savunmadı, nerede basın özgürlüğü duyarlılığı?" diye ağlayacak. derler ya, "buraya yazıyorum.", ben de yazmış oldum.

Cumartesi, Nisan 15, 2006

Koku

Yitirdiklerin ani geri dönüşlerle(flashback) gözünde canlandığında en sancılı olanı, kokusunu da artık duyamıyor olmandır. Kokusunu da yitirirsin kendisiyle birlikte. Eskiden sana neler hissettirdiğini hatırlarsın, nasıl bir koku olduğunu kafanda canlandırmaya çabalarsın. Ama bu çaba ümitsiz bir çırpınıştan başka bir şey değildir. Hiçbir koku o değildir maalesef. Bir doz feromon isteği...
Ben o kokuyu bir kez daha duyabilmek için neler vermezdim.

Perşembe, Mart 23, 2006

Newroz? Nevruz?

Sene 1991. Sivas. Organizasyon yapılmış. 21 Mart Newroz bayramı kutlanacak. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Sivas'ta gerçekleştirilen ilk yasal Newroz etkinliği olacak. Yağmurlu bir havada -babamın gözünden-çoluk çocuk ailecek düştük yollara. İstikamet, Cumhuriyet Üniversitesi spor salonu. Gidişi tam hatırlamıyorum ama varış anı bir fotoğraf gibi gözümün önünde. Ortamda cayır cayır elektrik, gerilim hat safhada. İlk defa bir panzeri dibinden görme tecrübesini o zaman edindim ( Bu tecrübe daha ileriki yaşlarımda kendisiyle farklı pozisyonlar denememi sağladı). Her ne kadar bir ortaokul bebesi olsam da ortamın gerilimi bende de bir gerginliğe neden olmuştu. Kendimi o anda sanki 20'li yaşlarında militan bir delikanlı gibi hissetmeye başlamıştım. Ortamda yoğun bir psikolojik savaş vardı. Kolluklar, tereddütsüz kullanmaya hazır olduklarını belli edercesine sarılmışlar tüfeklere. Kapıda kontrol noktasında bildik üst araması. 20'li yaşlarda militan delikanlı hissiyatıyla yaklaştım polise, açtım ellerimi iki yana. Polisin şoku üstünden atması bir kaç saniye sürdü. Elinin tersiyle -geç allahın cezası-der gibi geçmemi işaret etti. Ne yalan söyleyeyim çok bozulmuştum.

Aynı şaşkınlık ablamların geçtiği arama noktasında da yaşanmış. Diyalog şöyle gelişmiş:

-Ne arıyorsunuz siz burda?

-Newroz kutlamaya geldik

-Kim getirdi sizi buraya?

-Babam

-Kim sizin babanız?

- .....

-haaa... geç! geç!

O koşula göre, o ortama göre muhteşem organize edilmiş, gayet renkli bir Newroz etkinliği seyrettim. Zaten ilk defa bir newroz kutlamasına şahitlik etmekteydim. Demirci Kawa efsanesini ilk defa ordaki tiyatro vesilesiyle öğrendim.Kürtlerin bir ulusal marşı olduğunu da ilk orda duyarak tecrübe ettim.Etkinlik bitmeden beni eve yollamalarına sinirlenmiiştim ama vardı bir endişeleri sanırım.

Bu da benim böyle bir hikayemdir.

Gelelim bugüne. Geçtiğmiz 21 mart -ve ondan önceki belli bir 21 martlar süreci- ekranlarda benim hafızamdaki newroza hiç benzemeyen, adı newroz olmayan bazı etkinliklere şahit oldum. Bilgi eksikliğinden kaynaklı olabilir bağışlayın, daha önceleri de böyle bir gelenek var mıydı bilmiyorum ama son dönemde türkiye ve türki cumhuriyetlerde her 21 martta nevruz adında bir bahar bayramı kutlandığını görmeye başladım.Ateş yakıp üstünden atlama, halay çekme gibi ritüeller newrozla benzerlik gösteriyor. Ama çeşitli renklerde boyanmış yumurtaların birbirine tokuşturulması sanırım sadece nevruza özgü bir gelenek. Emniyet müdürüyle birlikte bir komutanın elele ateş üstünden atlamasını da ağzım açık izledim. Anılarımdaki görüntülerle birleşen bu görüntüler kafamı fena halde karıştırdı. Biz newroz kutlarken dibimizde tüfek sıvazlayanların başları şimdi 21 Mart'ta halay çekip ateş üstünden atlıyordu.Ama aradaki farkı her fırsatta üstüne basa basa belirtiyorlar: NEVRUZ. Dubluvesiz, "o" yerine de "u".
Nevruz belki de hakkaten her 21 Mart'ta Orta Asya'da ezelden beri kutlanan, kültür etkileşimi vasıtasıyla newrozla benzerlik gösteren bir bahar bayramı. T.C. de yıllardan beri süregelen kürt-türk savaşı vesilesiyle stratejik bir adım atarak newroza alternatif nevruzu sahiplenmiş ve onu kutlamaya başlamış olabilir. Mümkündür.

Bir başka ihtimal de yıllarca savaştıkları, varlığını inkar ettikleri* kürtlerin, newroz adıyla kutladıkları ve bir türlü kırılamayan bir direnç noktasına dönüşmüş olan bu argümanı alıp, ismini benzer biçimde farklılaştırıp, bir de türki cumhuriyetlere yayıp,(tokuşturulan renkli yumurtaları da unutmayalım) bunun kürt ulusuna özgü bir gelenek olmadığı, bir çok yerde bunun varolduğu,yani kürtlerin böyle bahardı, bayramdı, yeniden doğuşun simgesiydi gibi kültürel ögelerinin olmadığını, bunun zaten dostlarımızın da kutladığı bir bahar bayramı olduğunu biz türk halkına yutturmak. Ben yuttum mu? Hayır! Yutan var mı? Gırla.

Acaba nedir?

* Genel kurmayın vakt-i zamanında çıkarttığı bir broşürde, aslında kürt diye bir ulusun olmadığı, kürt kelimesinin, misak-ı milli sınırları içindeki doğu ve güneydoğu anadolu bölgesinde kışın karda yürürken çıkan kart-kurt sesinden ortaya çıkan bir şey olduğu yazılıymış. Bravo!

Cuma, Mart 17, 2006

afiyet olsun anita!

bugünkü the guardian'dan: ünlü kozmetik firması loreal, body shop'u 652 milyon pound'a satın almış.

loreal gibi büyük firmalar -ticaret hacmi 50 milyar dolar civarında!-, hayvanlar üzerinde testlere hala devam ediyor. hatta loreal bu konuda yalancılığıyla da meşhur. PETA'nın yıllar boyu sürdürdüğü kampanyası sonucu hayvanlar üzerinde testlerden vazgeçtiklerini kamuoyuna açıklıyorlar; ancak 2000 Kasım'ında PETA'nın eline loreal'in halen testleri devam ettirdiğine yönelik kanıt geçince PETA, loreal'i yeniden kara listesine ekliyor, başına bir de yalancı yaftası yapıştırarak.

the body shop ise tam otuz yıl önce, hayvanlara uygulanan testlere karşı çıkarak, alternatif kozmetik anlayışının en parlak örneği olarak, anita roddick tarafından kuruluyor. o gün bu gündür de sürekli büyüyen bir şirket, the body shop. şu anda istanbul'da 5, dünyada ise 2 binden fazla şubesi var. son üç yılda hisse değerini altıya katlayan the body shop, en sonunda loreal gibi bir 'düşman' tarafından yutuldu.

loreal, muhtemelen the body shop 'markasını' prestij amaçlı kullanacak. "bakın, biz çevreye de dikkat ediyoruz; aman ne kadar da hassas ve duyarlıyız." diyecekler.

son söz indymedia'dan:
"It's no surprise that 'ethical' capitalist outfits like Body Shop, Ben & Jerry's etc. sell out as soon as the payout from a suitor megacorp is big enough. But it's doubly sickening to see body Shop entertaining offers from animal torturers like L'Oreal.
Anita, enjoy your payout: you stand to gain around 180 million dollars from the sale. It's good to see you don't plan to sell yourself too cheap."

asıl müminler

dünyanın özellikle geçtiğimiz iki yüzyılının tarihini bir ‘ikiyüzlülükler ve alçaklıklar tarihi’ olarak yazsaydık, borges’in kitabından çok daha yüklü ve hacimli bambaşka bir yapıt, bir ansiklopedi, bir ‘kara tarih’ kitabı elimizde olurdu.

abd'nin hindistan ile yaptığı nükleer anlaşma yazdırdı bana bunu. işte bu yüzden insanlar tanrı'ya inanmak zorunda. bu kadar ikiyüzlülüğü ve bunların cezasız kalması fikrini insanın havsalası almadığı için.

cenneti bu dünyada isteyenler ise, rahatsız yaşayıp rahatsız ölecek. asıl müminler onlar çünkü.

Perşembe, Mart 16, 2006

'courageous' ve 'honorable' köşecilerimiz

ruhat mengi bugünkü yazısında çarpışa çarpışa bildik -hem ahlaki, hem politik açıdan- sığ sulara çekilmiş. dün istanbul üniversitesi'nde başlayan ermeni sorunu konferansı'na davet edilen biliminsanları o toplantıya niye katılmamışlar siye soruyor ve ekliyor:

Ama Türk tarihçilerin, "demokrat, entelektüel, bağımsız vs. vs." olduğunu iddia edenlerin masadan kaçmasını neyle açıklayabilirsiniz?
Kaçak güreş
O zaman ne yapıyorlar, aynen Ermeniler gibi kaçak güreşiyor, tartışmaktan kaçıyor, dışta ve içte onlara destek veriyor, olayların yüzde yüz soykırım tanımına uyduğunu papağan gibi tekrarlıyor, Türkiye'de "alternatif görüş sunuyoruz" diyerek tek taraflı konferanslar düzenliyor ama yazılı tarihin ve Türkiye'nin bunu anlatan yüzlerce tarihçisinin karşısına çıkamıyorlar.


ingiltere'lerde, amerikalar'da okumuş mengi'nin akademik tartışmadan anladığı siyaset meydanı türü bir kapışma olunca, 'kaçak güreş' tabiri cuk oturuyor. yüzde yüz karşı görüşten insanların bir araya gelip de birbirleriyle didişmelerinden herkesin kabul göreceği bir sonuç çıkmasını beklemiyor mengi; onun derdi, bir tarafın ötekine, futbol tabiriyle 'geçirdiğine' şahit olmak. yalan söylediğini bilmesine rağmen bu pişkinliği sürdürmesinin, bu kadar alçalmasının bir nedeni bu.

mengi, müge göçek'in insanların ermeni sorunu konusunda karşıt görüşü savundukları için tehdit edildiğini, hükümet çevreleri tarafından korkutulduğunu, baskıya uğradığını, hem de bir yabancı basın organına söylemesine feci bozulmuş, orada bir yalan daha patlatıyor:

Müge Hanım, kimsenin tehdit edilmediğini, şantaj yapılmadığını ama tek yanlı bir konferansa itiraz edildiğini bilmiyormuş gibi hiç ses çıkarmıyor.

pardon? hangi gezegende yaşıyor ruhat mengi? hangi alemlerde geziniyor? adalet bakanı'nın açıklamasıyla başlayan, yargı organının üniversite'deki bir toplantıya yürütmeyi durdurma kararı vermesi gibi ancak türkiye'de görülebilecek türden bir abuklukta kararla zirveye tırmanan süreçte, mengi, üşenmeden açsın sağ basının gazetelerini kurcalasın. şairin dediği gibi, "hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten!"

daha da trajiği geliyor! köşecimiz başkasının ele geçirdiği, kendisinin de sorup soruşturmadan üzerine balıklama daldığını bir türlü itiraf edemediği yazışmaların aslını sabancı üniversitesi'nin gizlilik gerekçesiyle açıklamamasına bozulmuş. şöyle buyuruyor:

(Not: Bu arada Halil Berktay'in Feinstein ve Libaridian'la yaptığı yazışmalan çıkarmasını hâlâ bekliyorum. Sabancı Üniversitesi ise bünyesindeki bir öğretim görevlisinin özel mailini açıklamayacağını söylüyor.

Komplo mu, değil mi bunu anlayabilmemiz Halil Berktay'a bağlı... Keşke biraz da Stephen Feinstein hakkında bizi bilgilendirse...)

çamuru attıktan sonra "doğru mu ha, doğru mu?" diye elini beline koyup da çığıran biri canlanıyor gözümün önünde. halil berktay basın açıklamasında her şeyi net biçimde söylüyor. böyle bir yazışma yok diyor. mengi ise tatmin olmamış, 'açıkla' diye isteri krizleri içinde haykırıyor.

işte bizim cesur ve haysiyetli köşe sahiplerimiz.

16 mart 78 - nisyan ile malul değil

16 mart 1978'de neler olduğundan ayrıntılı biçimde söz etmek gerekli mi? istanbul üniversitesi'nden çıkıp süleymaniye'deki arkadaşlarıyla buluşacak olan solcu öğrencilerin süleymaniye kapısından çıkmasına izin vermez polis, beyazıt kapısını işaret eder. önünde ellerinde makineli tüfekler ve bombalarla beklyen faşist güruhunun olduğu beyazıt kapısı. beşi orada, ikisi hastanede, yedi öğrenci ölür; 41 öğrenci yaralanır. susurluk çetesi dediğimiz şey, oradadır:

* 7 öğrenciyi katleden, 40'ını yaralayan bombaları hazırlayan kontrgerilla elemanı emekli yüzbaşı ali çeviker'di. kendisi sonra istanbul vali yardımcısı, ardından kayseri vali yardımcısı oldu. hala orada.

* 24 kasım 1997 tarihli duruşmada emekli astsubay oğuz serçinoğlu, katliamda kullanılan TNT kalıplarının ordu tarafından sağlandığını, ayrıca abdullah çatlı ve meral çatlı, oral çelik, haluk kırcı ve yüzbaşı vedat öztürk'ün 1979'da bulunduğu taburun gazinosuna geldiklerini tekrarladı.

* o gün, dönemin toplum polis müdür vekili murat nabioğlu, beyazıt bölgesinde görevli polislere "ortalıkta dolaşmayın" emri verdi. katliamcıların güvenliğini alan ve kaçmalarını sağlayan ise, polis şefi reşat altay'dı. katliamı bizzat gerçekleştirenler ise, MHP'li sivil faşistler ve kontra elemanı bir kaç polisti. ülkü ocakları'ndan zülfikar isot, latif aktı, polisler mustafa doğan ve sıddık sıtkı polat, bombaları atıp kurşun sıkanlardı. kontrgerillanın emrinde katliamı planlayıp uygulattıran, faşist şef abdullah çatlı'ydı.

* katliam sonrasında belgelenen gerçekler devletin gerçek işlevini bir kez daha gözler önüne serdi. bunların ilki, katliamda kullanılan bombanın, 16 şubat 1978’de yakalanan ve kontrgerilla içindeki bir emekli yüzbaşı olan mehmet ali çeviker’in depolarındaki amerikan modeli TNT kalıplarından yapılmış olmasıydı. bu kontrgerilla yüzbaşının MHP’li olduğu ve faşist hareketin kurmaylarıyla ilişki içinde olduğu, ağustos 1978’de ülkücü ali yurtaslan’ın itiraflarıyla ortaya çıkacaktı.

* ikinci olarak, katliam sırasında polis timinin başında olan ve öğrencileri meydan çıkışına yönlendirerek katliama zemin hazırlayan reşat altay'ın, katliamı gerçekleştiren faşistlerin peşinden koşan polislere "dur" emri verdiği anlaşıldı. kendisi daha sonra, bu katliamda üstlendiği rolün ödülünü, önce istanbul terörle mücadele şubesi müdürlüğüne, sonra niğde emniyet müdürlüğüne getirilerek almıştır.

* üçüncü olarak, katliamı gerçekleştirenlerden biri olan, ancak ülküdaşları tarafından konuşmasından korkularak öldürülen zülküf isot’un ablası remziye aykol bir açıklama yaptı. aykol'un, katliamı gerçekleştirenlerin kardeşi ile birlikte latif aktı, sıddık polat ve polis mustafa doğan olduğunu, katliam emrini verenin ise alparslan türkeş olduğunu açıklamasına rağmen türkeş'e herhangi bir dava açılmadı. mustafa doğan da bulunamaması nedeniyle(!) sanık sandalyesine hiç oturmadı. mahkeme doğan’ın bulunması için defalarca emniyet müdürlüğüne yazı yazdığı halde, reşat altay imzalı cevapta doğan'ın mart 1978’de uğradığı disiplin soruşturması nedeniyle istifa ettiği bildirildi. mayıs 1997'de ise mustafa doğan'ın arama emrinin dahi bulunmadığı ortaya çıkacaktı.

* dördüncü olarak da, Pol-Der yetkililerinin katliamı daha önce polise ihbar ettikleri içişleri bakanlığınca da doğrulandığı halde, bu ihbarın gereğinin yapılmadığı ortaya çıktı. ayrıca birçok eylemin yanı sıra bu katliamdan sorumlu olarak aranan istanbul ülkü ocakları derneği yöneticileri mehmet gül (kendisi ANASOL hükümeti döneminde MHP istanbul milletvekilliği yaptı) ve mustafa yerkaya aylarca yakalanmadılar. bulunduklarında ise bir-iki yüzleştirmenin ardından tutuklanmayarak birkaç gün içinde serbest bırakıldılar.

Hatice Özen
Cemil Sönmez
Baki Ekiz
Turan Ören
Abdullah Şimşek
Hamit Akıl
Murat Kurt

bizi, annelerimizi, babalarımızı affedin. sizin öldüğünüz gün ülkenin üzerine çöreklenen kara bulutu o gün bugündür kovamadık tepemizden. o kadar ki, onunla yaşamaya alıştık artık. ufak tefek cülusları kazanım kabul ediyor, başımızı önümüze değip yaşam dolduruyoruz.

ama en azından unutmayanlarımız var. bir gün tüm bu isimler yeniden ortalara saçılacak. belki bazıları rahat, eceliyle ölecek; ama bazılarını geçmişin hayaletleri kovalayacak, bazılarınıysa geleceğin korkusu.

kovalıyor bile. o korku ki, MİT'e ne şaklabanlıklar yaptırıyor:

1997 yılında İstanbul Barosu bünyesinde kurulan "Susurluk Komisyonu"na gelen bazı belgelerden dönemin Ülkü Ocakları Başkanı Lokman Kondakçı ile dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş arasında katliamın karanlık noktalarını aydınlatacak önemli bir görüşme yapıldığı anlaşıldı. Avukatlar bu belgeleri hemen mahkemeye sundu ve MİT'ten belgenin ve görüşme tutanaklarının tamamının gönderilmesini istedi.

MİT mahkemenin bu isteğine olumsuz yanıt verdi ve İçişleri Bakanlığı'nın muhatap alınmasını istedi. Uzun süren yazışmalardan sonuç alınamaması üzerine avukatlar "MİT'in mahkemeye müdahale ettiği, savunma haklarının kısıtlandığı" gerekçesiyle davadan çekildiler. Ayrıca, büyük bölümü açıklanan, bazı gazetelerde de yayınlanan belgeler nedeniyle Avukat Cem Alptekin "gizli belgeleri açıkladığı" iddiasıyla İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılandı ve beraat etti.

Avukatlardan Hilmi Hanta, "16 Mart'ın çözülmesi demek, 12 Eylül'ün çözülmesi demek. Onun için yıllardır MİT istenilen belgeyi göndermiyor, aradan 25 yıl geçtiği halde deliller karartılıyor, toplanması engelleniyor" dedi.

(Türkiye İnsan Hakları Vakfı Şubat 2004 İnsan Hakları Raporu'ndan)

bizim başımızın dikileceği gün ise er geç gelecek. çünkü günahların en büyüğünde değiliz henüz, unutmadık.

Salı, Mart 14, 2006

battıkça batmak böyle bir şey

evet, ruhat mengi'nin nasıl bir yalana bulaştığı kendi yazılarından anlaşılmış oldu. buyrun gün gün takip edelim:

ruhat mengi, 10 Mart tarihli "Halil Berktay mı, diaspora mı?" yazısında berktay'ın feinstein'a gönderdiği 'sözde' e-postayı alıntılıyor:

"3) Aktan ve Halaçoğlu gibilerin hakkındaki gerçekleri bilebilirken, esas önemli nokta halkın genelinin tanımasını sağlayacak eylemlere girişilmelidir. Başarıyı böyle sağlayabiliriz. (....) Ancak bunun yerine Türkiye ve yurtdışındaki Türkler üzerinde çalışma yapılabilir. Bizimle aynı paralelde açıklamalar yapacak Türkler bulunmalı, onlara bu sözler söyletilmelidir. Bunun finansal kaynağı sağlanmalıdır. (Para verilerek bazı Türkler'in 'Evet Ermeni soykırımı vardı' denmesi sağlanmalıdır diyor.)"

yani, mengi ele geçirilen e-postada berktay'ın feinstein'dan türkiye'deki bazı türkler'i ermeniler'in safına çekmek için para bulmasını istediğini iddia ediyor. bu iddianın baştan ne kadar pis koktuğunu biz biliriz; ama sokaktaki adam bilmez. çamur atıldı. tebrikler.

ama burada bitmiyor. mengi, bir sonraki günkü "bağımsız tarihçinin tarihi yazışması" başlıklı yazısında da alıntıyı yineliyor ve devam ediyor:

"(...)Uzun maratonda neyin belirleyici olduğu dahil edilerek harekete geçmelidir. Bizimle aynı paralelde açıklama yapacak Türkler bulunmalı, onlara bu sözler söyletilmeli, bunun finansal kaynağı sağlanmalıdır" diyordu.

Bu sözler sadece Ermeni diasporasıyla aynı ağzı kullandığını göstermekle kalmıyor, soykırım iddiasını kabul ettirmek için "bu konuda konuşanlara para verildiğini ve verilmesi gerektiğini" de kendi ifadesiyle açıklıyordu.

Yazımdan sonra Prof. Halil Berktay'dan bir itiraz gelmedi. Gelemezdi de, zira "bağımsız" olduğunu iddia eden ve kendisiyle aynı fikirde olmayanları da "devletçi" olarak tanımlayan Profesör bu yazışmayı hiç çekinmeden Üniversite'deki kendi mail adresinden: (hberktay@sabanciuniv.edu) yapmıştı."

berktay'dan ses seda çıkmayınca, mengi soruların dozajını artırdı. bir sonraki günkü yazının başlığı, "Berktay cevaplasın: Ermenilerden kimler para aldı?" idi. sanki mengi sorup berktay yanıtlamayınca mengi'nin iddiaları kesinleşmiş de, şimdi iş teferruata dökülmüş gibi.

mengi, berktay'ın açıklamasından sonra da yazılarına devam etti. dün "Halil Berktay nihayet konuştu!" diyen ruhat mengi, berktay'ın açıklamasında kıyısından anımsattığı temel gazetecilik kurallarını nasıl uyguladığını şöyle anımsatıyordu:

"benim titizliğimi, dikkatimi, hele hele şüpheciliğimi anlatmaya bile gerek yoktur, 20 yıldır bilen biliyor"

bundan iki paragraf üstte, berktay'ın e-postasını apartan, kendisinin alıntıladığı sitenin adını yanlış yazması da o meşhur titizliğin örneği olsa gerek. ama daha bitmedi. o meşhur titizliğin asıl örneği berktay'ın 'finansal' kaynak isteğini ifşa ettiği paragrafın ingilizce orijinalinde:

"While we may know the truth about the likes of Aktan and Halaçoglu, the point is to get the general public to recognize it... Including what is decisive in the long run, i.e. the Turkish public in Turkey and outside Turkey. We should find some Turks that can speak like us, make statements fitting our needs. It is need to find support for all these tasks."

berktay'ın türkiye'de ayartılacak ve satın alınacak 'sözde' biliminsanları için para dilendiğini bu paragraftaki hangi ifadeden çıkarabildiğini bilmiyorum mengi'nin. bunu yapabilmek için şunlardan en az birine sahip olmanız gerek: 1. aşırı kötü niyetli, 2. kıt ingilizce, 3. gazeteciliğin temel kurallarından bihaberlik, 4. geniş hayalgücü.

ben mengi'nin meşhur titizliğine takıldım. nasıl bir titizlikse, önündeki ingilizce metinle onun türkçesi birbirini tutmuyor; ama mengi bunu kontrol etme gereksinimi duymadan birkaç gün peşpeşe berktay'ı ağır suçlarla itham ediyor. bunun iyi gazetecilik, en azından iyi niyetli olduğunu iddia edebilecek biri var mı?

eldeki veriyi çarpıtarak dört gün boyunca bıkmadan usanmadan yalan yazmak, gökyüzünü göremeyeceğiniz derinlikte bir çukura battığınız anlamına gelir. ne gökyüzünü, ne de dünyayı.

“Yazmak sesi öldürmektir”

Asiye Cebbar, Cezayir asıllı bir kadın yazar. Fransa’da yaşıyor. Fransızca yazıyor. Aşk ve Fantazya adlı romanının (ki bu roman hakkında Can Yayınları’na çok kızgın ve de kırgınım. Aşk ve Fantazya, Cebbar’ın Cezayir dörtlemesinin ilk kitabı. Çevirilip yayınlanalı bir hayli olmuş. Ama diğer üç kitap hala piyasada yok. Satmadı mı acaba? O yüzden mi kesilmiş arkası çevirilerin.) sonunda kendi dilinde yani Arapça’da yazmanın kendisine nasıl zor geldiğini söylüyor. Bu zorluk dili bilmemekten kaynaklanmıyor. Aksine bu dilin tüm kıvrımlarında öylesi bir acı ve travma eşliğinde dolaşıyor ki Cebbar, çığlık atabileceği bir mekana, Fransızca’ya dönüyor. Fransızca ise yazarken kuru bir tad bırakıyormuş kaleminde. Sanki yetersizmiş gibi düşündüklerini ifade etmeye. Fransızlar buna gücenmesinler. Cebbar’ın bahsettiği muhtemelen dilin kuruluğu ya da yetersizliği değil.

Ama Cezayir’i Fransızca anlatmak aynı zamanda bir çeviri problemi ve anlaşılan Cebbar, kimi şeylerin çevirilemeyeceğini hissediyor. Cezayir’i, tarihine keskin bir bıçak gibi saplanmış efendilerin dilinde anlatmanın imkansızlığını vurguluyor aslında bütün kitap boyunca. Bittiğinde önünüzde koca bir uçurumdan başka bir şey kalmıyor. Ne ufuk bırakıyor ardında Cebbar’ın anlatısı ne de umut. Yalnızca bir uçurum ve o uçurumu aşabilme arzusu. Arzunuz ne kadar güçlü olursa olsun, kanat takıp uçmadığınız müddetçe kapanmayacak bir aralık. Oysa ne kadar da yakın Cezayir ve Fransa birbirlerine.

Asiye Cebbar, Fransızca yazıyor olmasının ip uçlarını da veriyor zaman zaman hikayesinde. Cezayirli kadınların zılgıt atmadıkları zamanda ne kadar sessiz olduklarını anlatıyor. Ya zılgıt ya sessizlik. Ya çığlık ya suskunluk. Böylesi bir ikilemde zılgıtın suskunluktan farkı var mı ki?

Cebbar, Cezayirli kadınların ülkeyi sömürge haline getiren savaşın ve daha sonra direnişin ve isyanın içindeki halleriyle anlatıyor. Kitlesel ölümlerin, her gün bir çocuklarını, kocalarını, evlerini kaybetmenin gölgesinde ve aslında bu gölgeyle birlikte nasıl olup da kadın kalabildiklerinin hikayesini veriyor. Kendi hikayesi bu öykülerden bağımsız değil Cebbar’ın. Hikayesini, bütün o hikayelerin bir devamı, bir bölümü olarak rahatlıkla paylaşıyor. Üstelik bunu yaparken kendisinden iğrenmenin kıyısına geliyor zaman zaman. Çünkü bir bıçak sırtı yaşadığı yer. Ve yazarak istese de istemese de bu yeri sömürgeleştiriyor kendisi de ve bu sömürgeleştirmeye olumlu bir anlam yüklüyor.

Çünkü kaleme sahip olmak başka türlü bir şey. Cebbar bir şiirinde “yazmak, sesi öldürmektir” diyor. İnsan yazarken ne yaptığını iyi düşünmeli. Hele başkasına ait bir hikayeyi yazarken. Anlatmayanın hikayesini yazarken. Dinlenmeyenin hikayesini kaleme alırken. Ona ses olduğunu düşünürken bir hayli yüzleşmeli insan kendi sesiyle. Cebbar’ın yazdıkları ve acısı beni sürekli buraya, Türkiye’ye çekti.

Kaç kadın yazar, zılgıtla suskunluk arasında salınıp duran “öteki” kadınların hikayesini yazarken kendine bu türden sorular sordu? Kaç kadın yazar “öteki”lerin öykülerini anlatır ve kalemine malzeme yaparken kendi varlık sebebini sorguladı. “Dayak kurbanı”, “töre kurbanı”, “namus kurbanı” kadınların öykülerini açıkça sömürüp, onları birer “yazın kurbanı”na dönüştürürken dönüp kendine bakmayı aklından geçirdi? Kaç şehirli kadın kendi “kurtulmuşluğu”nu bu kadınların suskunluğunda bir kez daha onaylayıp haline şükrederken “kurtulmuşluğundan” utandı bir hayli merak ediyorum.
Bunları sormayı es geçmek, melankoliden ve sürekli bir vicdan azabından korunmak için bulunabilecek tek yol. Tabii ne yapacaksınız ki? Empati? Tamam da nereye kadar? Akıp giden hayatlarımız da var. Nasıl devam eder ki hayat bu kadar soru sorarsa insan vicdanına? Eğer sormuyorsak, ortalıkta dolaşan cevaplar kimin?

Pazartesi, Mart 13, 2006

halil hoca bizi diskoya götür

ruhat mengi de yanıta yanıt yazdı. buyrun ikisini de okuyun, kime inanacağınıza siz karar verin.
halil berktay'ın radikal gazetesindeki yanıtı ve ruhat mengi'nin yanıta yanıtı

ruhat mengi'nin yanıtında en çok şuna güldüm: "benim titizliğimi, dikkatimi, hele hele şüpheciliğimi anlatmaya bile gerek yoktur, 20 yıldır bilen biliyor". hey be! duyan da uğur mumcu sanacak.

görünen o ki bu işi yargı paklayacak. ruhat mengi, fatih altaylı'dan kazandığı paraları -10 bin YTL idi- halil berktay'a kaptıracak gibi. her tarafından fabrikasyon damlayan 'haber'leri kamusal alana aktarmanın bir bedeli olmalı.

bu durumda bize denebilecek tek bir şey kalıyor. halil hoca bizi diskoya götür!

Pazar, Mart 12, 2006

kadın filmleri festivali

tematik festivaller içinde doyurucu programa rastlamak pek kolay değil; ama iki gün içinde 'izlenmesi gereken' üç film çıktı ki, bu çok büyük bir oran.

izlediğim en iyi film, ki muhtemelen de festivalin en iyi filmi, agnes varda'nın -kendisini "bay sinema"dan bilirsiniz- "toplayıcılar ve ben" adlı filmi. yeni dalga ile michael moore biraraya gelirse ne olur derseniz, bu belgeseli izleyin derim. fransa gibi tarım sektörüne hala -en azından duygusal olarak bağlı- bir ülkenin tüketim toplumuna bakışının nasıl evrildiğini görmek, ilginç. ve tabii bir yönetmenin bir özne olarak filmin bazı yerlerinde ortaya çıkışı, sinemanın özne 'göz'üne ilişkin sağlam göndermeleri, dijital devrime bejaminvari bir selam göndermesi, filmi güzel kılıyor. filmin yeniden gösterimi, çarşamba akşamı 21.00'de, fransız kültür merkezi'nde.

bir diğer 'güzel' film, "bir parça gökyüzü". 2000'li yılların neo-liberal dünyasında, toplumcu gerçekçiliğe yeniden gereksinim duyacağımız, kimin aklına gelirdi? bunu costa gavras'ın son filmi "le couperet"te de düşünmüştüm. öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, her şey tüm çıplaklığıyla ortada, metafora hiç gerek kalmıyor. o zaman bir sanatsal araç olarak neden metafora başvuralım ki? bu yüzden bu filmin izlenmeye değer olduğunu düşünüyorum. türkiye'den bakınca, neoliberalizmin bizden, ruhsal dünyamızdan ne istediğini görmek için metafora ihtiyacımız yok.

son not ise cannes'da eleştirmenler haftası büyük ödülü'nü alan "otar gittiğinden beri" üzerine. post-sovyetik travmalar üzerine, "lilya forever"dan beri izlediğim en iyi film. açık konuşmak gerekirse, ben de bir sovyet cumhuriyeti'nde yaşasaydım, ben de stalin'i arardım. ama film bundan çok daha fazlasını anlatıyor. sovyetler'in dağılmasıyla birlikte kendilerine bir gelecek penceresi açıldığını sanan insanların, aslında geleceksizliğim tam ortasına düştüğünü nasıl anladıklarını anlatan en iyi filmlerden biri. tekrarı, cuma akşamı 20.00'de, yine fransız kültür merkezi'nde.

siz iyisi mi programa bir göz atın, hem gösterimler de ücretsiz. gelin, izleyin. kadınların sorunlarının sınır tanımadığına, coğrafyaların nüanstan fazlasını yaratmadığını görün. erkekseniz cebinize biraz utanç koyun -utanmak, hepimize lazım-, kadınsanız, dayanışma 101 dersine buyrun.

Cuma, Mart 10, 2006

ben nişan alırım, tetiği sen çek

bugünkü vatan gazetesinde ruhat mengi, zamanında büyük türk gazetecisi emin çölaşan'ın akın birdal'a yaptığı şeyi yapmış. buyrun okuyun

nasıl habercilik ama! kaynak nerede, ne zaman söylenmiş, belgesi var mı, tık yok! bir kaynaktan aldığın belgeyi haberin muhatabı olan kaynağa sormak diye bir ilke vardı, bu da gazeteciliğin en temel ilkesi olarak bilinirdi. ruhat 'biliktan' mengi ne diye uğraşsın berktay'ı arayıp soru sormakla. ayrıca kendisi halil berktay'ın daha önceki söyleşilerinde neler söylediği ile de ilgilenmez. ne de olsa 'vatan haini' etiketi vardır berktay'ın, sorgulamak mengi'ye mi düşecek?

kendisi gidip akın birdal birkaç faşist tarafından vurulmadan birkaç ay önceki hürriyet gazetelerini tarasın; emin çölaşan'ın yazdıklarını alıp önüne koysun. kendi yazısı ile benzerlikler görecektir.

beni kan değil, ama kanı böyle fütursuzca çağıranlar tutuyor. mengi ve onun gibileri, başkalarının helvasına aş eriyor, nişanı alıyorlar.

tetik? onu çeken hiç eksik olmadı bu ülkede.

Perşembe, Mart 09, 2006

bak yeşil hapiste

koskoca bursa il jandarma alay komutanı'nı -soyadı da 'yeşil'- hapse attılar gitti. susurluk'tan sonra veli küçük'ün bir tek ödüllendirilmediğini anımsayınca, insan umutlanmıyor değil. gerçi sincan'ın yolları hâlâ taştan, tanklar hâlâ beklemede, ve dört -yüzsüz- darbemiz var nur topu gibi kısacık cumhuriyet tarihimizde. ama bir alay komutanı'nın, hem de ordu içi çekişmeler yüzünden değil de düpedüz suç işlediği için hapse atılmasına, izninizle, sevineyim biraz. yok canım, albay'ın rütbesine gıcıklığımdan değil, suç işleyip de cezasını çekmeyen insanlar bir azaldığı için.

dünya kadınlar günü

dün uluslararası af örgütü'nün "güldünya'ya sesleniş" mektup yarışmasının ödül töreni için fransız kültür merkezi'ndeydim. bazı anlar vardır, yaşam bir anda giysilerinden sıyrılır, tüm çıplaklığıyla karşınıza dikilir. o çıplaklık, ağır gelir. öyleydi işte, benim küçük güvenli dünyamdan olmayan kadınlar, onların dostları, kendi güvensiz dünyalarında şiddetle, ölüm tehlikesiyle, ölümün kendisiyle nasıl yüzleştiklerini anlatıyorlardı.

bu 'anlatma' sorunu, tuhaf bir sorun. aslında onlar anlatmıyordu, sahnede deniz türkali, onlar adına, onlara yazılan mektupları okuyordu. klasik 'agency' sorunu. oralı olmayan, o sorunun ancak 'kadın olmak' ile ilgili bölümünü paylaşan kadınlar, diğer kadınların sözcülüğünü yapıyor, onların acılarının aktarıcısı oluyor. ama bu acı, o aktarım sürecinde nasıl bir deformasyona uğruyor, oturup onu da düşünmek gerekiyor. bir kemalist kırsal bölgede geri kalmışlıktan dem vurabilir, bir marksist, feodal üretim biçimlerinin baskınlığından söz açabilir, bir islamcı, modernleşmenin köylere girmesiyle yaşanan ruhsal/varoluşsal boşlukta neden arayabilir.

ancak şehirli dünya kadınlarının yeni dünya ekonomisine tüketici olarak katkıları silah endüstrisi ile yarışacak boyutlara gelmişse ya! bugünkü milliyet'te meral tamer'in yazısından:
"sadece kozmetik ve tuvalet malzemelerinin 2005 dünya cirosu 250 milyar dolar. bu ciroda cilt bakımı ve saç bakımı 50'şer milyar dolarla 2 lokomotif."
"(...) modern kadın kimliği altında kadına dayatılan kimliksizleştirme ve tornadan çıkmış gibi birbirine benzemenin yıllık cirosu, birkaç yıl içinde 1 trilyon dolarlık silah sanayiinin cirosuyla boy ölçüşebilir. benden hatırlatması!
ve bireyselleşme diye mangalda kül bırakılmadığı günümüzde, güzellik sanayii marifetiyle kadınların farklılıkları yok edilmeye çalışılıyor."


dünya kadınlar günü'nde erkek, eşine pahalı bir şişe parfüm alır, 'canı'nın gününü kutlar. o sırada batman'da bir kadın daha bu yaşamın pimini çeker gider. yaşamın değerinin evrenselliğine inanmamak için birçok neden biriktirir bohçasında bazılarımız. bir gün o pim bize de lazım olur, bilinmez. umutsuzluğun bin bir türü vardır çünkü. belki de ahmet oktay'ın "yol üstündeki semender"ini okumak gerekir bir kez daha.

belki de soğan sürmek gerekir saralı ağza. tüm bu yaşadıklarımız, belki de yalnızca kolektif bir ruh halinin geçici, patolojik dışavurumudur. bir bitki çayı, bir müsekkin, bizi eski güzel günlerimize döndürecektir belki. bir toplumun çocuk olduğu zamanlara. yaşamın ve ölümün bu kadar kutsanmadığı, herkesin olduğu gibi, olduğu kadar olduğu zamanlara. öyle zamanlar olduysa.

belki de gece rahat uyumayı dert edinmek gerekir. elimden geleni yaptım demek, her geçen gün elinin gücünü biraz daha artırmak gerekir. bir gün bir osmanlı tokadı vurmak gerekir. gerekecektir.